« Önceki |

24/11/2009

Mutlu ve Putlu Faşistler


Din hizmeti nedir, ne değildir?

İlmi, kültürü, iktidarı (gücü), imkanı, fırsatı olan her Müslüman, İslâm'a hizmet etmekle yükümlüdür. Ancak bu hizmetin şartları, usûlü, erkânı vardır. Öyle deli dana gibi hizmet edilmez.

1. Para kazanmak, zengin olmak, ün ve alkış elde etmek, riyaset için yapılan hizmetler hizmet değildir, din sömürüsüdür. Böyle sahte hizmetler şeref değil, şerefsizlik kazandırır. Böyle yapanlar münâfıktır.

2. Hiçbir hizmet ehlinin hizmet ederken dinden tâviz (ödün) vermeye hakkı ve salahiyeti yoktur.

3. Hizmetler Kur'ân'a, Sünnet'e, Şeriat'a, fıkha, İslâm ahlakının ilkelerine uygun olarak yapılır.

4. Hizmet yukarıdaki 3'üncü maddede sayılan değerler için yapılır.

5. Ümmeti ikinci plana atıp (veya hiç hesaba katmayıp) cemaati, grubu, derneği, tarikatı birinci plana alarak hizmet edilmez.

6. Zarurat-ı diniyenin inkârı küfürdür. Böyle hizmet olmaz!

7. Üç hak İbrahimî din vardır. Hz. Muhammed'in peygamberliğini, Kur'ân'ı, İslâm'ı inkâr eden kafirler de ehl-i cennettir diyerek kesinlikle hizmet yapılamaz.

8. Harbî kâfirleri, İslâm düşmanlarını dost ve velî ittihaz ederek hizmet olmaz.

9. Allah için yapılan hizmetin birinci temel şartı ihlastır, yani temiz ve sahih bir niyettir.

10. Benliklerini put haline getirip gizlice ona tapanlar mecâzî mânada müşriktir.

11. Rühbanlarını erbab (rabler) haline getirip putlaştıranların hizmetleri şâibelidir.

12. Biz hizmet yapıyoruz veya yapacağız diyerek Müslüman halkın zekâtlarını Kur'ân'a, şeriata, fıkha aykırı olarak toplayanlar ve toplanan meblâğı bildikleri gibi sarf edenler hizmet etmiyor. (Zekat parasıyla rastgele hizmet edilmez.)

13. Kur'ân'ı kendi nefisleri, hevaları, re'yleri doğrultusunda yorumlayanlar hizmet edemez.

14. Tarikat ve tasavvuf Müslümanlarına müşrik ve kâfir diyenler hizmet etmiyorlar, hezimete sebep oluyorlar.

15. En büyük ve temel hizmet iman hizmetleridir.

16. Bir kimsenin hidâyetine (doğru yolu bulmasına, Müslüman olmasına) vesile olmak çok büyük bir hizmettir.

17. Din hizmetlerinin ana prensibi şudur: Hâliq (Yaratan Rab) için yapılan hizmetin ücreti mahluqattan (yaratıklardan, kullardan) istenmez ve alınmaz.

18. Tek başına hizmet çok zordur. Hizmet için doğru, ehliyetli, ahlaklı ve ihlaslı bir teşkilat içinde çalışmak gerekir. Teşkilat bu sıfatlara sahip değilse yine hizmet olmaz.

19. Camilere, minarelere hoparlör koymak, avaz avaz ezan okumak, cami bahçesine tuvalet yapıp ihtiyacını gören vatandaşlardan para almak, camilere klima cihazı yerleştirmek, kalorifer yapmak, Diyanet personeline lojman temin etmek, cami kapısına naylon poşet otomatı koymak gibi şeyler İslâmî hizmet değildir.

Bu memlekette, din hizmeti diye yapılan şeylerin bir kısmı boşunadır, kuruntudan, aldanmaktan, aldatmaktan ibarettir.

Bu memlekette yetmiş senedir din hizmetleri yapılıyor ama yeterli olmadı, boynumuzu esâret ve zillet yularından kurtaramadık.

Yüz milyonlarca dolar hizmet paralarının çoğu çarçur edildi.

Müslüman halkın ümitleri, enerjileri ziyan edildi.

İmkânlar, fırsatlar, enerjiler heba edildi.

Kırk bin yeni cami yapıldı. Acaba kaç tane dünya çapında imam, hatip, vâiz yetiştirdik?

Çağın Gazalî'si nerede?

Çağın Nizamiye medresesi nerede?

 

http://www.milligazete.com.tr/makale/mutlu-ve-putlu-fasistler-144501.htm den alınmıştır.

4/11/2009

Gazikovan


Mart 1921 - İnönü Ovası
İnsanın iflahını kesen buz gibi bozkır ayazında Ethem Çavuş'un sırtı üşüyor, avuçları ise kızgın mermi kovanlarına çıplak elle dokunduğu için alev alev yanıyordu. Top atışı on sekiz saattir durmaksızın sürüyordu ve bunca süreden sonra elleri neredeyse duyarsızlaşmıştı. Sabit, artmayan, ıstırap verici sayılmayacak basit bir sızlama gibiydi sadece. Oysa her iki avucu da tamamen su toplamış, kabarmıştı.
Mart ayazında esen poyraz, İnönü ovasından kalkan tozu düşmana doğru süpürüyor, süvariler düşman hatlarına doğru, poyrazdan da hızlı hücum ediyorlardı. At kişnemeleri, top gümbürtüleri, insan çığlıkları, tüfek sesleri, süngü ve kılıç şakırtıları birbirine karışmış, Ethem Çavuş'un yarı sağır kulaklarında değişmez, bitimsiz bir savaş uğultusu haline gelmişti. Her ses o tek sesin minik bir armonisi, o polifonik ezginin bir anda işitilip kaybolan notaları gibiydi.
Ethem Çavuş, 75 mm'lik topu durmaksızın dolduruyor, her seferinde besmele çekip keşif kolundan bildirilen menzillere kıyamet yağdırıyordu. Artık otomatik hale gelmiş hareketlerle sandıktan mermi alıyor, topa sürüyor, ateşliyor, boş kovanı çıkarıp ayaklarının dibindeki başka bir sandığa atıyordu. O anda eline bir somun ekmek verseler, onu bile topun mermi yatağına sürebilirdi.
Sandıkta kalan sondan üçüncü mermiyi aldığında bir an duraksadı. Merminin üzerine bir çaput sarılıydı. Hareketini yavaşlatan bu saçmalığa söverek çaputu sökerken avucuna kalem büyüklüğünde demir bir çubuk düştü. Çaputun ve çubuğun anlamını çözmeye çalışırken sarı metalden mermi kovanına kazınarak yazılmış yazıya gözü ilişti. Okumaya vakti yoktu. Mermiyi topa sürüp ateşledi. Demir çubuğu cebine, boş kovanını ise bu sefer sandığa değil yere attı.
Taarruza ara verdiğinde merakını uyandıran yazıyı okumak istiyordu. Birkaç dakika sonra soğumuş olan kovanı kaybolmaması için yerden alıp mintanının yakasından içeri attı.
Akşam ezanı vaktinde çarpışma durulmuş, mevzileri ileri, düşman hatlarına doğru ilerletme emri gelmişti. Batarya komutanı, Ethem Çavuşa istirahat verdi. Yarım saatlik istirahatta erler top arabasını çekerlerken o da yemeğini yiyecek, namazını kılacaktı. İlk iş olarak boş kovanı çıkarıp üzerindeki yazıyı okudu. Kovanın üzerinde ‘
Karahisarlı Seyfi Çavuş. 4. Alay 2. Tabur 8. Batarya 26 Rebiyülahir 1339 İnönü’ yazıyordu. Birinci İnönü savaşının en kızgın günlerinden birinde düşülmüş not ve mermiyle gelen demir çubuk, İmalat-ı Harbiye atölyelerinde çalışanların bir mesaj istediğini gösteriyordu.
Boşalan kovanlar Ankara'daki atölyelere yollanır, oradan tekrar doldurulup cepheye dönerdi. Üç saat sonra gecenin iyice çökmesiyle savaş tamamen durulmuş, birlikler yeni mevzilerine yerleşmişti. Ethem Çavuş, cebindeki demir çubuğu çıkarıp bir köşeye oturdu. Ucu sivriltilmiş çubuk, bakır ustalarının 'Kalem' dedikleri, metal üzerine desen oymaya yarayan keskin bir aletti. Eline yumruk büyüklüğünde bir taş alarak hafif tıklamalarla kendi mesajını kovana kazıdı. ‘
Aksekili Ethem Çavuş 8. Alay 3. Tabur 1. Batarya 20 Recep 1339 İnönü’.
Beş gün sonra Ankara Atölye'nin bir köşesinde cepheden gelen sandıkları açan kalfa, tezgâhlardan birinde harıl harıl çalışmakta olan ustaya seslendi. Sesinde, eşi doğum yapmış bir adama bebeğini müjdeleyen ebenin heyecanı vardı. ‘
Kâmil Usta! Müjdemi isterim! Senin yavru cepheden dönmüş!’ Tüm personel kalfanın ne söylemek istediğini anlamıştı. Kısa bir süre için işler durdu. Hepsi sandıkların olduğu kısma koşturarak kovanın üstündeki yazıyı okumak için toplandılar. Tabii ki bu şeref Kâmil Ustaya aitti. Yüksek sesle Ethem Çavuşun notunu okudu. Atölyede bir bayram havası esmişti. Tüm çalışanlar, Kâmil Ustayı yeni baba olmuş biriymiş gibi kutluyor, hayır dualar ediyorlardı.
Ustalar, iş tezgâhlarından birinin başında toplandılar. Kâmil Usta kovanın ağzının eğilen yerlerini düzeltip özenle kapsülünü yeniledi. İçine barutunu doldurduktan sonra yeni bir çekirdeği kovanın ağzına oturttu. Mermi hazır olunca, Ethem Çavuşun kovanın içinde geri yolladığı çelik kalemi yeni bir çaputla merminin üzerine sardı. Kundaklanmış mermiyi şefkatle tutarak yeni doldurulan bir sandığa yatırdı. Çalışanlar hep bir ağızdan ‘
Allah kavuştursun’ diyip işlerinin başına döndüler. Kâmil Usta, halen açık duran sandığa yatırdığı mermiye hüzünle bakıp ‘Selametle git aslanım. Allah muvaffak etsin. Çok bekletme bizi’ dedi.
Kovan, Birinci İnönü savaşı sıralarında üzerindeki ilk notla Kâmil Ustanın eline geçtiğinde bu fikir doğmuştu. Karahisarlı Seyfi Çavuşun başlattığı bu geleneğin süreceğinden emin değildi; ama denemeye değerdi. Nitekim Aksekili Ethem Çavuş umutlarını boşa çıkarmamıştı. Cephede patlayan her merminin kovanı buradaki ustaların elinden geçtiğine göre bir aksilik olmazsa yeniden görüşeceklerdi.

Eylül 1922 – Ankara
Bir buçuk yıl içinde kovan sekiz kere daha atölyeye uğradı. Üzerindeki mesajların sayısı da sekize ulaşmıştı. Mesaj yazanların sekizi de başka alay ve taburlardan farklı kişilerdi. Kovan her keresinde atölyedekilere daha büyük bir coşku yaşatıyor, istiklâl savaşının her zorlu durağından Ankara'ya barut, kan ve zafer kokusu taşıyordu.
Türk ordusunun İzmir'e girdiği gün Ankara'da bayram havası eserken kovan yeniden gelmiş, ama bu sefer tüm atölyeyi yasa boğmuştu. Kovanın içinde, çelik kalemin yanı sıra bir mektup ile bir tane de bakır künye vardı. Kovanın üzerine kazınmış dokuzuncu notta; ‘
Karahisarlı Seyfi Çavuş. 4. Alay 2. Tabur 8. Batarya 12 Muharrem 1341 Banaz’ yazılıydı. Atölyedekiler mektubu açıp okumaya koyuldular; ‘Bismillahirrahmanirrahim. Selamün aleyküm gayretperver ustalar. Allah'a şükürler olsun ki mendebur düşman kaçıyor. Muzaffer Türk ordusu beş gündür durup dinlenmeksizin kâfiri kovalıyor. Güzel İzmir'e, kalplerimizdeki imanımız kadar yakınız artık. İki gün evvel Banaz'daki muharebede bataryamın çavuşlarından Seyfi, kalleş düşmanın kurşunuyla şahadete ermiştir. Cenazesini sıhhiyecilere teslim etmeden önce mintanının içinde bu kovanı buldum. Malumunuzdur ki vefat eden neferin künyesi ailesine yollanır. Lâkin beş gün önce Karahisar'ı ele geçirdiğimizde, Seyfi Çavuşun ailesinin düşman tarafından katledildiğini öğrendik. Bu kahraman Türk evladı kederini yüreğine gömüp anacığını, babacığını defnedemeden düşmanın peşine düştü. Üç gün sonra kendisi de hakkın rahmetine kavuştu. Kovandaki yazılardan anladığım üzere bu topçu neferlerin bir ailesi de sizler olmuşsunuz. Bu sebeple Seyfi Çavuşun künyesini sizlere yolluyorum. Başınız sağ olsun. Hayır dualarınızı bizlerden, Fatihalarınızı aziz şehitlerimizden esirgemeyiniz. Hakkın rahmeti üzerinize olsun. Yüzbaşı Muhsin Talat. 4. Alay 2. Tabur 8. Batarya 14 Muharrem 1341 Salihli’.
Mektup bittiğinde tüm personel ağlıyordu. Atölyeye bir ölüm sessizliği çökmüştü. Hiç tanımadıkları halde iki satır yazıyla kardeş oldukları Seyfi Çavuşun ardından Fatiha okuyup amin dediler. Amin, işin bahanesiydi. Ellerini yüzlerine sürüp çevrelerine belli etmeden gözlerini silmekti dertleri. Oysa her biri bir diğerinin de ağladığını biliyordu. Dışarıdan gelen neşe dolu marş sesleri bile kederlerini dağıtamıyordu.


İzmir'in dağlarında çiçekler açar
Altın gümüş orda sırmalar saçar
Bozulmuş düşmanlar sel gibi kaçar

Yaşa Mustafa Kemal Paşa Yaşa
Adın yazılacak mücevher taşa.


Kâmil usta yutkunarak tezgâhının başına oturdu. Kovanı yeniledi ama bu sefer, minik iki perçinle Seyfi Çavuşun künyesini kovanın dibine çaktı. Yine her zamanki merasimle mermiyi kundaklayıp sandığa yatırdı. Oysa o mermi bir daha düşman mevzilerine gönderilmeyecekti.

Ocak 1923 - Ankara
Savaşın bitmesinin ardından Ankara'daki mühimmat depolarında sayım ve temizlik yapılıyordu. Sandıklar tek tek açılıyor, mermiler sayılıp yeniden sandıklanıyor, kayda geçirilip daha tertipli bir cephaneliğe gönderiliyordu. Teğmen Hamdi Vâsıf, Kâmil ustanın hazırlayıp kundakladığı mermiyi buldu. Böyle bir anının -belki de yıllarca- sandıkların içinde kalmasına gönlü elvermedi. Ciddi bir suç işliyor olmayı göze alıp mermiyi evine götürdü. Niyeti, ömrünün sonuna kadar mermiyi bir anı olarak saklamaktı. Öyle de oldu; ama mermi bir kez daha kullanıldıktan sonra Hamdi Vâsıf'ın evinde, camekânlı konsolun içindeki yerini alacaktı. Üstelik teğmen, bir tesadüf eseri merminin hikâyesini öğrenecek, bu hikâyeyi hatıratında yazacaktı.

29 Ekim 1923 - Ankara
Teğmen Hamdi Vâsıf Ankara kalesine çıkan dik sokakları koşarak tırmanıyordu. Soğuğa rağmen kan ter içinde kalmıştı. Surlara ulaşınca 75 mm'lik toplardan birinin yanına koştu. Yarım saat önce 20.30 sıralarında Meclis’ten, Cumhuriyetin İlan Edildiği duyurulmuştu. 101 pare top atışıyla cumhuriyet kutlanıyordu ve Seyfi Çavuş'un mermisi bu şöleni kaçırmamalıydı. Yetmiş, belki de sekseninci atışta topçuların yanına ulaşabilmişti. Yüzbaşı Muhsin Talat'ın yanına giderek sert bir asker selamı verdi. ‘Hamdi Vâsıf Edirne! Bir maruzatım var komutanım’. Yüzbaşı sorar gözlerle genç subaya bakıyordu. ‘Evet teğmenim? Sizi dinliyorum’. Teğmen, üniformasının içinden mermiyi çıkarıp yüzbaşıya uzattı. ‘Yüzbirinci pareyi en çok bu mermi hak ediyor komutanım. Müsaadenizle bu şerefi ondan esirgemeyelim’. Yüzbaşı Muhsin Talat gözlerine inanamamıştı. Sevinç gözyaşlarını tutamadı. Hamdi Vâsıf'a defalarca teşekkür ediyor, çevresindeki askerlere mermiyi sökebileceği bir iki alet getirmelerini emrediyordu. O kadar heyecanlanmıştı ki neredeyse aralarındaki rütbe farkına bakmaksızın genç teğmenin ellerini öpecekti. Mermiyi alıp çekirdeğini dikkatlice yerinden çıkardı. Kovanın tepesine bir bez parçası tepip iyice sıkıştırdı. Subay şapkasını çıkarıp surun üzerine koydu. Mermiyi şapkanın içine yatırdı. Toplar atışlara devam ediyordu. 82, 83, ...97, 98, 99...
On dakika kadar sonra, atışları sayan çavuş ‘
Yüzüncüyü attık komutanım’ diyince, Muhsin Talat, kovanı topun yatağına kendi elleriyle sürerek ateş emrini verdi. Subayların kılıçlarını çekerek selamladığı o son top sesi Ankara'nın her duvarından yankılanıp, dört yıllık istiklâl savaşının tüm hikâyesini anlatmıştı sanki.
Rütbe ve mevkilerine bakmaksızın topun başındaki tüm askerler kucaklaşarak birbirlerini kutladı. Son olarak Yüzbaşı Muhsin Talat ile Teğmen Hamdi Vâsıf sarıldılar. Kovan ayaklarının dibindeydi. Yüzbaşı eğilip saygıyla kovanı yerden aldı. Avuçlarının yanmasına aldırmadı bile. Hamdi Vâsıf, yüzbaşının kovanı biliyor olmasına şaşırmıştı. Muhsin Talat, sorar gözlerle kendisine bakan genç subaya ötedeki, üzeri son baharın son kır çiçekleriyle ve iki küçük Türk bayrağıyla süslenmiş masayı işaret etti. ‘
Gelin teğmenim. Bizim çocuklar çay demlemiş. Çay içip sohbet edelim. Size kovanın hikâyesini bildiğim kadarıyla anlatayım ve sizin hikâyenizi dinleyeyim’ dedi.
Dört gün sonra kovan, Millet Bahçesinde bir tahta masanın üzerindeydi ve çevresinde üç adam oturmuş sohbet ediyorlardı. Yüzbaşı Muhsin Talat, Teğmen Hamdi Vâsıf ve Kâmil Usta. O gün aralarında bir karar aldılar. Kovanı her yıl
Cumhuriyet Bayramı’nda değiş tokuş etmek üzere nöbetleşe saklayacaklardı. Kovanın nihai sahibi, içlerinde en son ölen kişi olacaktı. 1936 yılında Kâmil ustanın ve 1942 yılında Muhsin Talat'ın vefat etmesiyle kovan Hamdi Vâsıf Gazikovan'a kaldı.
1934'deki soyadı kanununda bu üç adam da ‘
Gazikovan’ soyadını almışlar, kovanın aracılığıyla isim kardeşi olmuşlardı. Aralarındaki ülkü kardeşliği ise zaten yadsınamazdı. ‘Kovan’ sözcüğü insanlarda ‘Kovalayan’ anlamını çağrıştırıyordu. Bu yüzden üç adam da soyadlarının anlamını sorana sormayana, hikâyeyi heves ve gururla anlatıyorlardı.

http://www.cengizonal.blogspot.com/ sitesinden alınmıştır.

30/10/2009

Dünyanın "en ünlü" ve "en kanlı" derbilerinin sebebi ne?



Dünyanın "en ünlü" ve "en kanlı" derbilerinin sebebi ne?

 

 



İskocya.
Glasgow.
Ayni sehrin iki takimi. 
Celtic ve Rangers.
Biri Katolik, oburu Protestan. 
Din derbisi...
(Katolik golcu Johnston, Rangers'a transfer oldugunda
evi yakildi. Mac, Johnston'un goluyle 1-0 kazanilsa 
bile, Rangers taraftarlari "mac 0-0 bitti" diyordu. ) 


Arjantin.
Buenos Aires.
Ayni sehrin iki takimi.
Boca Juniors ve River Plate.
Birini Italyan gocmenler kurdu, oburunu oz be oz
Arjantinliler.
Irk derbisi...
(Durum oyle vahim ki, sadece Bocalilarin gomulecegi 
kabristan yapiliyor. Yani, mezara kadar...) 


Italya.
Roma.
Ayni sehrin iki takimi.
Lazio ve Roma.
Biri fasist, oburu demokrat. 
Ideoloji derbisi...
(Laziolular Mussolini'nin torunlari... Zenci ya da 
Yahudi futbolcu istemiyorlar. Asil isimleri SS 
Lazio... SS, societa sportiva... Yani, sportif
muessese... Ama onlar icin anlami farkli... Roma'nin 
amblemi ise, Roma'nin kuruculari Romus ve Romulus'u
emziren kurt figuru. Yani, parlamentonun atalari...) 

Italya. Milano.
Ayni sehrin iki takimi.
Inter ve Milan.
Biri kiro, oburu asil.
Sinif derbisi...
(Milan taraftarlari arasinda Duk'ler Baron'lar falan
var.)


Romanya.
Bukres.
Ayni sehrin iki takimi. 
Steau ve Dinamo.
Biri asker, biri polis.
Derin devlet derbisi... 
(Genel olarak birbirlerini dovuyorlar.. . Sonra
birlesip, herkesi dovuyorlar.. .)


Turkiye.
Istanbul.
Ayni sehrin iki takimi.
Fenerbahce ve Galatasaray.
Din ayrimi yok. Irk ayrimi yok. ideoloji ayrimi yok. 
Sinif ayrimi yok. Asker-polis ayrimi yok. Zengin-fakir
ayrimi yok. Egitimli-cahil ayrimi yok...
ustelik, dunyadaki unlu derbilerden farkli olarak, 
taraftarlari "ayni şehir" ile sinirli değil.
Bütun ülkede var... 

Peki bunun adi nedir?
......... yarışı derbisi...
(Bu inanilmaz nefretin mantıklı bir izahı yok cünkü...)

30/6/2009

Ben Türk'üm, üstelik Ülkücüyüm de...

Ben Türk'üm, üstelik Ülkücüyüm de...

Ülkücüyüm ben...
Türklük gurur ve şuûrunu, İslâm ahlâk ve fazîletini râm eden fikri, yaşama şekli kabul etmiş bir Türk’üm...
“Küfr’ün karşısında susmak, dilsiz şeytanlıktır.” öğretisini yürekten kabullenmiş ve aslâ susmaya tenezzül etmemiş bir Türk’üm...
“Yüksel Türk! Senin için yükselmenin hudûdu yoktur.” diyecek kadar kendisine ve Türklüğüne güvenen Atatürkçe düşünen bir Türk’üm...
“Ben Türk Milleti’ni; sokaklarda ıspanak fiyatına satılan demokrasiye, rüşvet-hile ile çiğnenen çiğnetilen hukuk düzenlerine, ahlâktan mahrûm hürriyete, tefeciliğe, karaborsaya yer veren bir ekonomiye çağırmıyorum. Türklük gurûr ve şuûruna, İslâm ahlâk ve fazîletine, yoksullukla savaşa, adalette yarışa, birliğe-kardeş liğe, kısaca Hak yolu, Hakikat yolu, Allah Yolu’na çağırıyorum. Hareketin adını isteyenlere açıkça îlan ediyorum: Yeniden maneviyata dönüş...” dâvetine yürekten katılmış bir Türk’üm...
Ülkücüyüm ben...
Muhteşem Türk Atatürk’le ülküdaşlığın şerefini taşıyan bir Türk’üm. “Muhtâc olduğun kudret, damarlarındaki asîl kanda mevcuttur.” tarifine îman etmiş bir Türk’üm...
Adamcılığı, kişi taraftarlığını yok ederek, kimseye belli etmeden bütün taraftarlarını ülkücüleştiren Başbuğ’un târifine göre ülkücü bir Türk’üm...
“Her türlü emperyalizme, her türlü kültür emperyalizmine hayır.”  diyen bir fikrin mensûbiyetiyle gururlu bir Türk’üm...
Şahsî varlıklarımdan gözüm kapalı vazgeçmeyi ama milletin olan çorak bir karış toprak için savaşın nâmus olduğunu, Mete Han’dan öğrenmiş bir Türk’üm...
Tarihim kadar yaşlı, yaşım kadar tecrûbeli, tecrûbem kadar hatâsız, hatâ yapmamak için ağır işler görülen, santranççının her hamlesine, karşı hamleyi yapabilecek kadar savaş ustası; yendiğime hakâret etmeyecek kadar asîl, yenildiğimden savaşın meşrû alanlarında intikama yemin edecek kadar onurlu bir Türk’üm...
Ceddimin yaptıklarını unutmayarak bizden intikama soyunmuş Haçlı’nın; bize yaptıklarını, bizim onlara yaptıklarımızı unutmayacak kadar, unutturmayacak kadar akıllı Türk’üm...
Ben Ülkücüyüm...
Maide Sûresi’nde târif edilecek kadar Tanrı katında özel, Hz. Muhammed(s.a. v)’den dualar ve övgüler alabilecek kadar güzel milletin mensûbu bir Türk’üm... “Benim yegâne fahrim ve servetim; Türklüğümden başka bir şey değildir.” diyebilecek kadar Atatürk’çe Türk; “Ne mutlu Türk’üm diyene.” diyenleri baş tacım edecek kadar “Milletçi” bir Türk’üm...
Ülkücüyüm ben...
“Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak”  inanç ve îmanımla, cansız bedenim toprağa düşmeden hürriyetimden vazgeçmeyecek kadar bağımsızlık karakterli bir Türk’üm...
Fransız şairi La martine’in; “Türkler bir ırk ve millet olma haysiyetiyle yeryüzünün en şerefli insanlarıdır. Karakterleri pek asîl ve pek yücedir. Asâletleri alınlarında ve amellerinde yazılıdır. Onların yurdu efendiler diyârıdır, kahramanlar, şehitler ülkesidir. Bence insânîyete şeref veren böyle bir milletin düşmanı olmak, insanlığın düşmanı olmaktan farksızdır. Böyle bir lekeden Allah beni korusun.”  târifini unutan Fransızlar ve AB’ye; onlardan önce geçmişini inkârı entellik sayan kiralık beyinlere,  “dolma kalemler” e hatırlatmayı, görev sayabilecek kadar üşenmez bir Türk’üm...
“Deme bana Kayı, Oğuz, İlhanlı
Türk’üm. Bu ad, her ünvandan üstündür,
Yoktur Azer, Kırgız, Özbek, Kazanlı
Türk Milleti, bölünmez bir bütündür.” (Z.Gökalp)
Atatürk, Türk; Türk ulu ve ben, Türk’üm şükürler olsun...
Ben, üstelik Ülkücüyüm de...

Türkelipostası yahoo group alıntıdır.

20/6/2009

Ülkücünün Çilesi _ Galip Erdem

Gün olur, ülküsüz insanlara gıpta ile bakasınız gelir. Rahat yaşarlar. Tıpkı Şairin söylediği gibi: "Akl-ı şuur" ları vardır, güzel severler. "Bade" içerler ve nihayet göçüp giderler.

Ülkücülerin hayatı bambaşkadır. Sözlüklerinde rahatlık kelimesinin yeri yoktur. Daimi bir mücadele içinde ömür tüketirler. Hemen herkesle, her şeyle zaman zaman çatıştıkları görülür. Arkadaşları ile, aileleri ile, hatta sevdikleri ile.. Belli bir ülkünün esaslarından ziyade politikanın değişen icaplarına uymayı tercih eden kudret sahipleri ile de sık sık ihtilafa düşerler. Çok defa, başları belaya girer; gene de sinmezler. Bu halleri " kalabalık" a göre,uslanmamaktı r; kendilerine göre de, yılmamak.

Ülkücü dünya nimetlerinden yana nasipsizdir. Gözü yoktur ki, nasibi olsun. Bir lokma, bir hırka o?na yeter. Paraya karşı o kadar müstağnidir ki, halkın hayretine sebep olur. Herkesin istediğini istemez, ne istediğini de herkes anlayamaz. Kendi zevkleri dışında zevk tanımayanların gözünde "zevksiz" bir adamdır! Küçümserler onu, hayatı anlamamakla, üç günlük dünyanın hakkını vermemekle itham ederler. Böyle davranışlara hiç önem vermez.

Elverir ki, inandığına dokunulmasın!

Kalabalığın nazarında o, zavallı bir hayalperesttir. Olmayacak fikirlerin rüyasına dalmış öylece uyumakta, başkalarını da uyumaya teşvik etmekte...

Bir gün fikirlerinin gerçekleştiği görülse bile, O?na hiç kimse "aferin" demez. Üstelik, "böyle olacağı zaten belli idi" buyurulur.

Ülkücünün, ülküsü ile münasebeti, hakiki bir aşkta sevenle sevgilinin münasebetine benzer. Hep verir, hiç almaz. Sevgili nazlıdır, sitemi eksik etmez, incinmeğe de hiç gelemez. Diğer sahalarda umumiyetle dikkatsiz hareket eden Ülkücü, sevgili bahis konusu oldu mu baştan başa haysiyet kesilir. Şahsına fenalık yapanlara pek aldırmaz ama, ülküsüne yan gözle bakanlara tahammülü yoktur. Sadakati için karşılık beklemez, mükafat istemez, bir garip kişidir... Ülküsüne hizmet edenlere son derece hürmetkardır. Gerçek aşıklar gibidir; kıskanmaz. Sevgilisinin sevildikçe güzelleşeceğini bilir. Sevmenin gururu yegane süsüdür

Ülkücünün en çok dinlediği "nasihat" tır. "Yapma " derler, " hayatını heba etme" derler, "gününü gün et " derler. O kadar çok şey söylerler ki, hiç bitmez. O hepsini dinler, ama hiçbirini tutmaz, gene bildiği gibi yaşar.

Ülkücülerin en amansız düşmanları "eyyamperest" lerdir. Menfaatlerine tapan bu adamlar, daha çok kazanmalarına, daha rahat yaşamalarına mani olacak sanırlar da, ülkücüleri ezmeğe çalışırlar! Ne garip tecellidir ki, ülkücünün gayretlerinden en çok faydalananlar da "eyyamperest" lerdir.

Gün gelir, ecel hükmünü icra eder, ülkücü dünyasını değiştirir. "Kalabalık" o'na acır, daha iyi yaşamış olmasını temenni eder. Halbuki o, inançları uğrunda yaşamanın hazzını tadamadıkları için ömrü boyunca "kalabalık" a acımıştır.


(Tercüman,13 Ağustos 1961)

17/6/2009

Fener Patrikahanesi - Rum Okulu

EDREMİT-CUNDA  ADASI 
RUM  OKULU’NUN DERS PROGRAMI

Edremit’e  bağlı  Cunda (Ali Bey)  adasının  belediye  Başkanı   adadaki Rum  Okulu  idarecilerinin   şüphe  çeken  tutumlarını   gizlice  takip  etmek  gereğini  duymuş  ve çok  önemli  belgeler  ele  geçirmiştir.Araştırmalardan,  Cezayirli  Hasan  Paşa’nın  izniyle açıldığını  öğrendiğimiz  Cunda  Rum  Okulu’nda ,  Belediye  başkanı  İzzet Bey’in  elde  ettiği  belgeler arasında  bir  ders  programı  vardır.Papaz İkonomos  tarafından  kurulan   okulun,  baskın  sonunda   ele  geçirilen  1884  ders  yılı   programı  aynen  şöyledir:

BİRİNCİ  KISIM:
TÜRKLER  HAKKINDA  TEMEL  DÜŞÜNCE

Madde 1-Türkleri  ezeli  düşman  olarak  Rumlar’a  tanıtmak.

TÜRKLER  ALEYHİNE  BEYNELMİNEL  PROPOGANDA

Madde 2-Türkler’in  en  ufak  hatalarını   büyülterek  Avrupa’ya  duyurmak,  medeni  alemi  Türkler’e  düşman  etmek.

TAKİP  EDİLECEK  İKTİSAT  POLTİKASI

Madde 3-Türkler’i  iktisaden  çürütmek,  bunun  için  de  zengin  Türkleri  sakat  ticaret   yollarına  götürmek,  bol  faizli  krediler  açmak,  ağır  şartlarla  rehin  kabul  etmek.

Türk  mamulatının   sahtelerini,  çürüklerini  yapaıp,  aynı  Türk  malı  damgası  ile  satışa  çıkarıp Türk  müesseselerinin  iflasa  sürüklemek,  her  türlü  Türk  malı  ile  rekebet  etmek  milli  bir  vazifedir.Herhangi  bir  Rum’un,  bu  husuta  yapacağı  fedakarlığın  kaşılığı  Rum  Bankaları,  ticaret  kulüpleri  tarafından   ödenecektir.Ayvalık  ve  havilisinde “Midilli  bankası”  ve “Mirmika” yani  Karınca  Teşkilatı   her  zaman  hizmete  hazırdır.

TÜRK  AHLAKINA  VE  İSLAM   DİNİNE  KARŞI  POLİTİKA

Madde 4-Türk  Milleti’ni  ahlak,  milliyet,  din  ve  gelenekleri  bakımından   çürütmek. Bu  husuta:

Küfürler  öğretmek,  küfrü  Türkler  arasında  yaymak, laubalileştirmek.

Türkleri  zinaya,  diğer  ahlaksızlıklara   teşvik  etmek.Bilhassa  asil  Türk  gençleri  arasına  genç,  güzel Rum  kızlarını   ve  kadınlarını   hizmetçi,  cariye  olarak  verip ,  bu  aile  ocaklarını  yıkmak.Devrin  büyük  ricali  yanına  yerletirilmiş Rum  dilberlerini yerleştirip,  Rum  emellerinin  kolay  elde  edilmesine   çalışarak,  milli  din  ve   duygularını  bozmak.

Gençlerine  apaş,  külhanbeyi   ruhunu  aşılayarak Türk  geleneklerini  çürütmek.Gençler  arasında  kabadayılık  ruhunu   yayarak  sevgi,  saygı  ve  bağlılıkları  kırmak.Onları  birbirine  düşürmek.Milli  terbiyeyi  bozmak.

Argoya  bezeyen   bir   küfür  dilini  Türkler  arasında  yaymak  suretiyle  milli  dil  ve  duygularını   bozmak.

TAKİP  EDİLECEK  DİN  POLİTİKASI

Madde 5-Türkleri  dini  bakımdan  sarsmak.

Hocalar  papazlara   sokulmaz.O  halde  onları  Rum  zenginler  tüccar  ve  esnaf  vasıtasıyla elde  etmek.Bol  hediye,  veresiye  vermekle   pekala  elde  etmek.

Hocaları  İçkiye  alıştırmak,  onlara  ilk  kadehleri  kadınların  elinden  içirip,  sarhoş, rezil  halde  elalem  içinden  geçirip,  herkese  göstermek Rumlar’a  dini  bir  zafer  olur.

Hocaları  her  türlü  uydurma  dini  inanışlar  saptırmak.

Hocalara  yanlış  vakalar  anlatıp,  Türk  ahali  ile  hocaların  arasını açamak.

İKİNCİ  KISIM
RUMLARIN  VE  KİLİSELERİN   SİYASİ  HEDEFİ

Madde 1-Türk  hükümranlığını  baltalamak.Bu  işi  azar  azar   geliştirip, İstanbul’u  ele  geçirmek.Eski Konstantiniyye’yi  yeniden  kurmak.

İSYAN  VE  FİTNE  HAREKETLERİ

Madde 2-Türk  halkı  arasına  daima fitne  ve fesat   sokarak,  devletle  milletin  arasını  açamak, isyanlar  organize  edip,  zamanında  aradan  çekilerek, Türkler  arasında  kardeş  kanı  akıtmak,  komiteler  tertip  edip  Türk  köylerini  basmak.

HARP  ESNASINDA  YAPILACAK  BALTALAMALAR

Madde 3-Bir  harp  sırasında Türk  halkını   sefalete  götürecek  her  çareye  baş  vurulacak.Türk  topraklarında  zahire  ve  en  lüzumlu   gıda  maddeleri   halkın  elinden   süratle  gizlice  toplanarak,  adalara  sevk  edilecek,  komşu  memleketlere   satılacak.Rum  tüccarların  uğradığı  zarar milli  bankalar  tarafından   para  olarak  ödenecek.

Bütün  bunlar,  devletin  harp  ile  meşgul  olduğu  yahut  iç  isyanlar  çıktığı,  devlet  idaresinin  zayıf  olduğu  sırada  yapılacaktır.

HASTANELERİN  VAZİFESİ

Madde 4-Doktor  ve eczacı  Rumlar Türk  hastaları bilhassa  kimsesiz  hastaları  gizlice  zehirleyip  öldürecekler,  kör  sağır,  sakat  ederek   saf  dışı bırakmaya çalışacaktır.Bu  tavsiyeler  gizli  olarak   tatbik  edilecek.

ZİRAAT  POLİTİKASI

Madde 5-Türk  çiftçisi  ağır  faizlerle   toprağından  edilecek,  bu  borçların  kolayca   kabarabilmesi  için harman  veresiyerleri   seneteyn,  zeytin  mahuslü  satışları  ile   başlayan  bu   borç para  vermeler başka  zaruri  masraflara  teşvik  edilen  Türk  çiftçileri  ile  borcu  ödeme  zamanında   bunaltır  ve  elindeki  toprağını   kolay,  ucuz  şartlarla  borçku  olduğu  Rum  tüccara  satmak  mecburiyetinde  bırakılmalıdır.

TÜRK  DEVLET  ADAMLARINA  KARŞI  TATBİK  EDİLECEK  PLAN

Madde 6-Kadınlar,  devlet  idare  amirleri;  rüşvet,  ziyafet  hatta  kadın  ikramları  ile  Eterya’nın  emrine   alınmalıdır.Ancak  bu  işler  tamamen  akademiden  yetişmiş  ajanların  talimatına    ve  akademinin tayin  edeceği   şahıslarla   bunların  vereceği   direktiflere  göre  tatbik  edilecektir.

YANGIN,  SABOTAJ  VE  SUİKASTLAR

Madde 7-Fırsat  buldukça,  bilhassa  resmi  devlet  binalarında   yangın  çıkarmak,  ölümü  kazalar  yaratmak,  harp  gemilerinde   yangın  çıkarmak,  yaralar  açmak.

MANASTIRIN  VAZİFESİ

Madde 8-Birer  ileri  karakol  ve  gözetleme  yeri  olan manastırlardaki   azizlerin  istekleri  derhal,  vercekleri  mektupları, kendi  işlerinden  evvel   sahiplerine   götürülüp  teslim  edilmelidir.Bu  tavsiyelere  aykırı   hareket  edenler  heman  afaroz  edilip,  lanetlenir.Kredileri  kesilir.Buradaki  camiadan  kovulur.

SANAT  POLİTİKASI

Madde 9-Bütün  Rum ustaları  Türk  çırak  kullanmaktan suret-i  katiyyede men  edilmiştir.Politik  düşüncelerle  bir  çırak  almak  icap  ederse,  Rum  usta  bu  çırağı hizmetçi  gibi  kullanmalıdır.

İçlerindeki  hevesli  gençlere  de ters  muamele  etmek,  hırpalayıp  iş  yerlerinden uzaklaştırma  çaresi  aranacak,  özellikle  şehirden bir  Türk  sanatkarın  daha  eksilmesi  temin  edilmiş  olacaktır.

_

Heybeli Ada Ruhban okulunun açılmasına karşıyım. İlle birileri bir yerleri açmak istiyorsa, ilk önce kilisenin girişinde bulunan ve adını kin kapısı koydukları ve yemin ettikleri " ne zaman bir türk ve müslüman devlet büyüğünün burada asılmadıkça açmayız " bu kapıyı açsınlar.... Papaz yetiştireceklerse dünyanın birçok yerinde papaz yetiştiren okullar vardır.

-

8/6/2009

Dua...













Kocasının çok hasta olduğunu, çalışamaz duruma düştüğünü ve yedi çocuğu ile birlikte aç kaldıklarını ve yiyeceğe ihtiyaçları olduğunu söyler.
  
 
Manav ona ters bir şekilde bakarak derhal dükkânını terk etmesini ister. Kadın ailesinin ihtiyaçlarını düşünerek:
- 'Lütfen efendim' der. 'paramız olur olmaz getirip borcumu ödeyeceğim.'
 
Manav kendisine bir kredi açamayacağını çünkü onun eski müşterisi olmadığını, kendisinde bir hesabının bulunmadığını söyler.

O sırada dükkânın dışında bekleyen bir müşteri ikisinin arasında devam eden bu konuşmayı dinlemektedir. İçeriye girerek manava yaklaşır ve: 'ben o kadının almak istediklerine kefilim' der. 'ailesinin ihtiyacı olan şeyleri ona ver.'
 
Bunun üzerine manav çok isteksiz bir şekilde kadına döner ve 'bir alışveriş listen var mıydı? Diye sorar. Kadın 'evet efendim' der. 'tamam' der manav. 'şimdi onu terazinin şu kefesine koy, onun ağırlığınca diğer kefeye istediklerinden koyacağım'
 
Kadın bir an duraklar, sonra başını önüne eğer ve çantasını açarak üzerine bir şeyler karalanmış bir kâğıt parçasını çıkartır ve manavın kendisine gösterdiği kefeye özenle bırakırken başı hala öne eğiktir.
 
Manavın ve diğer müşterinin gözleri terazinin kefesine dikilirken hayretle büyümüştür. Manav müşteriye dönerek, kısık bir sesle 'inanamıyorum' der. İnanılacak gibi değildir.
  
Müşteri manava gülerken manav çoktan diğer kefeye eline geçeni doldurmaya başlamıştır ama nafile, diğer kefeyi yerinden bile kıpırdatamamıştır.
 
Terazinin kefesini artık üzerindekileri alamayacak kadar doldurduğunda çaresiz hepsini bir torbaya doldurarak kadına verir. Şaşkınlıkla üzerinde bir şeyler çizik tirilmiş kâğıdı eline alır ve okur. Bir de bakar ki orda bir alışveriş listesi yoktur. Sadece bir DUA yazılıdır.

ALLAH'IM

'Neye ihtiyacım olduğunu ancak sen bilirsin
Kendimi senin ellerine teslim ediyorum.'
 
Manav taş gibi bir sessizliğe bürünmüştür. Kadın kendisine teşekkür ederek dükkândan ayrılır. Müşteri manavın eline bir miktar para tutuştururken 'her kuruşuna değdi' der. Daha sonra manav terazisinin kefelerinin kırılmış olduğunu görür.

 

Dünyaca ünlü Türk cerrahı Dr. Mehmet Öz; 'Dua etmek insani iyileştirir. Ben inançlı biriyim. Her ameliyatımda mutlaka dua ederim. Bence duanın meditasyon, şifa gibi, iyileştirici özelliği var. Ameliyat sonrası hastalarıma da mutlaka dua ettiriyorum. Bunun sağlıklarına çabuk kavuşmalarında müthiş bir etkisi var' diyor

 

3/6/2009

Sözün Özü



Bildiklerini anlat ama akıl vermeye kalkma. Anlatılanları iyi dinle ama hepsini doğru sanma. Sessiz kalmak birşey bilmediğin anlamına gelmez, çok konuşmakta çok şey bildiğini göstermez. Herkesi kendine eşit gör. Her kim olursa olsun bir insanı küçümsemek akılsızlık, çok büyük görmekte korkaklıktır. Cesaret akıldan gelirse cesarettir, bilgisizlikten gelirse cehalettir.

2/6/2009

Ağıt - Şiir ( O.Y.Serdengeçti )

Yıllardır, yıllardır hayaller kurdum,
Seni anam gibi aradım durdum,
Ey benim sevgilim, ey Ana yurdum,
Nerde benim Ural-Altay dağlarım?
Akşam olur sabah olur ağlarım.
Gövden bir yerde başın bir yerde,
Aramıza inmiş bir demir perde,
Söyle Turan sen nerdesin, ben nerde?
Nerde benim yaslı Tanrı dağlarım?
Akşam olur sabah olur ağlarım
Turan ellerinden haber gelmiyor,
Yarabbi derdimi kimse bilmiyor,
Dört asırdır Türk'ün yüzü gülmüyor,
Akşam olur sabah olur ağlarım.
Nerde benim Ural-Altay dağlarım?
Koskoca bir alem göçmüş yıkılmış,
Türbelerin, camilerin yakılmış,
Meydanlara kara putlar dikilmiş,
Buhara der, Semerkant der ağlarım
Nerde benim Ural-Altay dağlarım
Kimlere söylesem bilmem derdimi,
Acaba dünya böyle zulüm gördü mü,
Bozkurt gitmiş ayı basmış yurdumu,
Bozkurt'um der öz yurdum der ağlarım
Nerde benim yaslı Tanrı dağlarım?
Sen ey Hazar, engin Hazar, Türk Hazar,
Söyle bana boylarında kimler gezer? ..
Kafir moskof yine mezar mı kazar?
Seyhun gibi, Ceyhun gibi çağlarım,
Nerede benim Ural-Altay dağlarım? ..
Moskof bayrağını çekmiş gemiler,
Yol alırken dalgaların iniler,
Her gelen haberde derdim yeniler
Nerde benim Ural-Altay dağlarım
Akşam olur sabah olur ağlarım.
Vatanlar, vatanlar, esir vatanlar,
Ey yüreği vatan için atanlar,
Toplanın elleri silah tutanlar,
Kıyam etsin ölülerim, sağlarım,
Nerede benim yaslı Tanrı dağlarım? ..
Esen yellere bak sevda yelidir,
Açan güllere bak bayrak alıdır,
Senden ayrı düşen gönül delidir,
Nerede benim Ural-Altay dağlarım
Akşam olur sabah olur ağlarım.
Duman olur dağlarına ağsam mı?
Yağmur olup dağlarına yağsam mı?
Yıldız olup göklerine doğsam mı?
Ah çeker de yaşın yaşın ağlarım
Nerede benim Ural-Altay dağlarım
Doğmuyor, doğmuyor aylar, yıldızlar
Çalmıyor kırılmış kopuzlar, sazlar
Karalar bağlamış gelinler, kızlar
Akşam olur sabah olur ağlarım
Nerede benim yaslı Tanrı dağlarım?
Allah Allah diyen ezanlar nerede?
Efeler, yiğitler, kızanlar nerede?
Taşkentler, Kırımlar, Kazanlar nerede?
Nerede benim Ural-Altay dağlarım?
Akşam olur sabah olur ağlarım.
Artık Dede Korkut öğüt vermiyor
Gültekin'den bildirgeler gelmiyor
Ne söylesem olmuyor, ah olmuyor
Nerede benim Ural-Altay dağlarım?
Akşam olur sabah olur ağlarım.
Sürüler dağılmış, yaylamaz olmuş
Irmaklar kurumuş, çağlamaz olmuş
Ozanlar, Şamanlar söylemez olmuş
Nerede benim Ural-Altay dağlarım?
Akşam olur sabah olur ağlarım.
Mağripten maşriki soranlar hani?
Çin'i, Viyana’yı saranlar hani?
Üç kıtada dimdik duranlar hani?
Nerede benim Ural-Altay dağlarım?
Akşam olur sabah olur ağlarım.
Geçmiş günler birer hayâl oldular,
Bedr-i tam idiler, Hilal oldular,
Dün cevapken bugün sual oldular,
Nerede benim Ural-Altay dağlarım?
Akşam olur sabah olur ağlarım.
Kınaman dostlarım gözümde yaş var,
Şu kara bağrımda bir kara taş var,
Tam elli iki milyon esir gardaş var,
Nerde benim yaslı Tanrı dağlarım?
Akşam olur sabah olur ağlarım.
 

Osman Yüksel Serdengeçti

21/5/2009

Şeyh Şamil




















Şamil, Kafkas dağlarının hürriyet güneşidir.
Şamil, atalarımın öz be öz kardeşidir.
Şamil’i bilmeyen atasını ne bilir?
Şair diyor ki;
Bayrakları bayrak yapan üstündeki kandır!
Toprak, eğer uğrunda ölen varsa vatandır!
Ben de diyorum ki;
Benim vatanımın sınırları Edirne’de başlayıp Kars’ta bitmez!
Hazar’ımın hürriyet, hürriyet diye çırpındığı kıyılardan başlar,
Taa Viyana kapılarında biter.
Ağlama ey gözleri bulutlu yar
Kur, Aras coştukça,
Tuna, Volga taştıkça
Benim türkülerim söylenecek,
Benim şarkılarım okunacak
Hazar çalkalandıkça
Benim ay-yıldızlı bayrağım dalgalanacak
Sormayın kimlerdenem, haralıyam a dostlar
Gönülden fırtınalı boralıyam a dostlar
Kızıl bir kurşun aldım, yaralıyam a dostlar
Ben bilirem
Senin de eğninde ganlı bir libasın var
Bu şarkılar, türküler
Türkü söyler türküler
Yaşar kalpte ülküler
Bu ses aslan sesidir, bu ses bozkurt sesidir
Bu ses, demir perdeyi damla damla eriten
Katerina Petro’yu deli eden
Şeyh Şamil’in sesidir!

Osman Öztunç


          Şeyh Şamil Kimdir ?

              İmam Şamil 1797 yılında Dağıstan’ın Gimri köyünde dünyaya geldi. Babası  Dengau Muhammed’dir. Şamil Kumuk kökenli bir Türk'tür. 15 yaşında iken at binerek kılıç kuşandı. 20 yaşına geldiğinde iki metreyi aşan boyu ile atlama, ateş etme, güreş, koşu, kılıç gibi spor dallarında üstün yetenek sahibi olmuştu. Öğrenimine bilgin Said Harekani’nin yanında başladı. Daha sonra kayınpederi olan Nakşibendi Şeyhi Cemaleddin Gazi Kumuki’nin öğrencisi oldu. Kendinden önce İmamet makamında bulunan Gazi Muhammed ve Hamzat Beg’in müşavirliğini yaptı. Son derece sade ve kanaatkar bir hayatı vardı. İmam Şamil, muhtelif zamanlarda beş defa evlenmiş ve bu izdivaçların bazıları dini ve siyasi sebeplerle olmuştu. Şamil’in Fatimat, Cevheret, Zahidet, Emine ve Şovanat ismindeki zevcelerinden Ahmed Cemaleddin, Muhammed Gazi, Muhammed Said, Muhammed Şefi, Cemaleddin ve Muhammed Kamil isimli altı oğlu ile Fatimat, Nafisat, Necabat, Bahu-Mesedu ve Safiyat isimli beş kızı oldu. Şamil, İmam yani devlet başkanı seçildikten sonra ilk iş olarak iç işlerini ele aldı. Ruslara karşı daha etkili savaşmak için lüzumlu idari ve askeri teşkilatları yeni esaslara göre tanzim etti. Bir taraftan askeri tedbirler alıp düşmana karşı savunma savaşları verirken, diğer taraftan da muntazam adli ve idari sivil bir devlet mekanizması geliştirmiş, medreselerde eğitime önem verdirmiş, fikir ve sanat alanında da büyük adımlar atılmasını sağlamıştır. Döneminde tophaneler, baruthaneler, silahhaneler yapılmış, muntazam birlikler halinde askeri teşkilat kurulmuştur.

Güçlü hitabeti, kararlı tutumu ve askeri dehasıyla büyük başarılar kazanmış, ünü kısa zamanda yayılarak, otoritesi Dağıstan civarında yaşayan geniş topluluklar tarafından kabul edilmiştir. İmam Şamil, idare sistemini yeniden düzenlerken, ülkeyi naiplik ve vilayetlere ayırarak bunların başına hem askeri hem de sivil yetkilerle donatılmış naipleri getirdi. Üç veya dört naiplik bir vilayet idi. Vilayetlerin başındaki naibin rütbesi daha yüksekti. Ayrıca, her biri birer savaş kahramanı olan bu yüksek rütbeli naiplerden Ahverdil Muhammed, Kabet Muhammed, Şuayıb Molla, Taşof Hacı, Danyal Sultan, Nur Muhammed, Hitinav Musa, Sadullah, Duba Hacı, Hacı Murat ve Şamil’in büyük oğlu Muhammed Gazi, gazavat’ın adı anılması gereken başlıca kahramanları oldular.

Şamil imam seçildiği 1834 yılından 1859 yılına kadar Rusya’nın büyüklüğü ve kudretine rağmen yılmadan mücadeleyi sürdürdü. Kendinden önceki iki imamın döneminde de fiilen 10 yıl savaşlara iştirak ettiğinden durup dinlenmeden cihad ettiği süre tam 35 yılı bulmuştur. Bu süre zarfında Rus kuvvetlerine büyük zayiatlar vermiş ancak kısıtlı sayıdaki asker sayısı da günden güne erimiştir. 1839’da Ahulgo Tepesinde 3.000 mürid ile General Grabbe komutasındaki 10.000’i aşkın üstün donanımlı Rus ordusunun kuşatmasına 80 gün süreyle direnişi harp tarihine geçmiştir. Şamil bu savaşta eşi Cevheret’i, oğlu Said’i ve kızkardeşi Mesedo’yu kaybetmiş, 8 yaşındaki oğlu Cemaleddin’i Ruslara rehin vermek zorunda kalmıştır. Bu dehşet verici savaşlarda sadece insan kaybı olmadı. Ruslar, ancak aylar süren savaşlar sonunda işgal edebildikleri bölgelerde, ağaçları, ormanları yakıp, bir tek canlı yaratık bırakmadan ilerlerdiler. Savaşlara iştirak eden Rus komutanlarından Milyutin, 80 gün devam eden Ahulgo savaşı hakkında hatıratında şu satırlara yer verir; "Artık muharebenin sevk ve idaresi kumandanların elinden büsbütün çıkmıştı. Hiddetlerinden köpürmüş, adeta çıldırmış bir hale gelen dağlılar, ulu orta askerlerimizin üzerine saldırıyor, süngü ucunda can verinceye kadar dövüşüyorlardı. Kadınlar bile kendilerini kudurmuş gibi müdafaa ettiler ve silahsız oldukları halde sıra sıra süngülerimizin üzerine atıldılar. Lakin muvaffakiyet için her türlü fedakarlığı göze almış olan Rus kumandanlığı inatla taarruzlara devam etti. Teslim olmayı katiyyen reddeden dağlılar, hiçbir ümitleri kalmadığı halde kahramanca dövüştüler. Kadınlar, çocuklar ellerindeki kamalarla Ruslara hücum ediyor, süngülerin önünde göz kırpmadan can veriyorlardı. Bazıları ise kendilerini ve çocuklarını korkunç uçurumlara atıyorlardı. Yaralılar bile inanılmaz şekilde dövüşüyordu."

Dost ülkelerden hiçbir yardım göremeyen İmam Şamil’in, nihayet elindeki bütün kuvvet kaynakları tükenir ve 1859’un 6 Eylül’ünde Gunip’te Prens Baryatinsky komutasındaki 70.000 kişilik Rus ordusuna, yanında birkaç yüz kişi kalıncaya kadar direndikten sonra teslim olur. İmam Şamil, aile efradı ve 40 kadar adamı Petersburg’a Çar’ın sarayına götürülür. Rus Çarı II.Aleksandr tarafından sarayın kapısında hayrete düşülecek derecede nazik karşılanır. Çar, babası 1.Nikola’ya ve ihtişamlı ordularına tam otuzbeş yıl Kafkasya’yı zindan eden, zamanının bu en büyük kahramanını karşısında görür görmez, yüzünden ve sakalından hayranlıkla öpmekten kendini alıkoyamaz. İmam Şamil bir ay kadar sarayda misafir edildikten sonra, saygın tutsak olarak esaret yıllarını geçireceği Kaluga’ya gönderilir. Ancak Şamil ve ailesine esaret çok ağır gelir. İki yıl içinde Şamil’in simsiyah saçları beyazlar. Büyük kızı Nafisat ile gelini Muhammed Gazi’nin karısı Kerimet üzüntüden vereme yakalanarak ölürler. Aradan ancak on yıl geçtikten sonra Çar, onun Hac’ca gitmesine izin verir. Ancak bir tedbir olarak oğlu Muhammed Şefi’yi alıkoyar ve Hacc’ı ifa ettikten sonra derhal Rusya’ya dönmesini şart koşar. Şamil, 1870 yılında maiyetindeki adamları ile birlikte Rusya’dan ayrılarak önce İstanbul’a uğrar. Sultan Abdülaziz tarafından karşılanarak sarayda ağırlanır. Şamil’in İstanbul’a uğradığı haberi duyulduğunda şehirde yer yerinden oynamış, halk bu büyük kahramanı görebilmek için saray kapılarına akın etmişti. Şamil, aşkına düştüğü son menzile bir an evvel varmak için Sultan’ın kendisine tahsis ettiği gemi ile yola koyulur.

Cidde limanında Mekke Emiri, şehrin ileri gelenleri ve mahşeri bir kalabalık tarafından törenlerle karşılanarak Mekke’de Şürefa dairesinde misafir edilir. Hac sırasında orada bulunduğunu duyan, dünyanın dört bir yanından gelmiş yaklaşık yüzbin müslümanın onu görmek için yarattığı izdiham sonucu, hükümet makamları İmam Şamil’i Kabe’nin üstüne çıkarmak suretiyle bu hayran kalabalığın arzusunu tatmin edebildi. Şamil, hac farizasını yerine getirdikten sonra Medine’ye geçer. Medine günlerinde son derece takatten düşer, çektiği büyük ızdırap artık tahammül edilmez bir hal alır ve hastalanarak yatağa düşer. Bütün hayatını ülkesinin milli bağımsızlığına adayan, askeri dehasını bütün dünyaya ve bizzat ebedi düşmanı Rus yüksek makamlarına dahi kabul ettiren, adını dünya tarihine "gelmiş geçmiş en büyük gerilla lideri" olarak yazdıran İmam Şamil 4 Şubat 1871’de 74 yaşında iken hayata gözlerini yumar.  Mevlam rahmet eyleye...