« Önceki | Sonraki »

3/4/2008

1 Nisan " Hile Günü "

1 Nisanın tarihçesi;
 
15. yüzyılın sonlarında, Haçlı ordusu Endülüs Müslümanlarının son kalesini kuşatır. Uzun süren bir kuşatma olmasına rağmen, kış aylarının da etkisiyle, kale korunabilmektedir. Durumun zorluğunu anlayan Haçlı ordusunun komutanı değişik taktikler düşünmektedir.


En sonunda 31 Mart gecesi Kalenin önüne giderek bir elinde Kur'an bir elinde İncil 'Şu iki kitap üzerine yemin ederim ki, teslim olursanız bu akşam size bir şey yapmayacağım' der. Gerekli görüşmelerden sonra canlarının kurtarılması karşılığında Müslümanlar kaleyi teslim ederler.


Ertesi sabah, yani 1 Nisan sabahı, Haçlı ordusu komutanı bütün Müslümanların öldürülmesi için emir verir. Bunun üzerine Müslümanlar 'Yemin etmiştiniz,bize söz vermiştiniz' dediklerinde Haçlı ordusu komutanı 'Benim sözüm size dün akşam içindi, bugün için size bir sözüm yoktur' diye cevap verir ve bütün Müslüm anlar orada Şehit edilir.
İşte o gün bugündür 1 Nisan hristiyanlar arasında 'Hile Günü' olarak kutlanmaktadı r.

 
Maalesef hıristiyanları taklit etmeyi modernleşme sanan gafil müslümanlar arasında da yaygınlaşmış,yüzlerce, binlerce müslümanın katliam günü olan 1 Nisan'lar,  bir şaka günü olarak kutlanmaktadır.

31/3/2008

Ey Kavmim !

Ey kavmim! Ey kavmim!

Dünden bugüne hâl-i pür melaline dön de bir bak. Düşmanlarının putuna tapıyorsun, ama bunun farkında bile değilsin.
İsrailoğulları da öyle yapmıştı. Firavun'un zulmünden kurtulunca, gerçek kurtarıcılarını çabuk unuttular. Musa Tur'a, Rabbinin mesajını almaya gittiğinde, ellerindeki altın gümüş takılardan bir heykel yapıp tapmaya koyuldular. Bu taptıkları buzağı heykeli, kimin tanrısıydı biliyor musun? Kendi özgürlüklerine ve hayatlarına kasteden Firavun'un. Yani düşmanlarının.
Kendi peygamberlerini taşlayan, linç eden, çarmıha geren İsrailoğulları gibi, iyilerini taşlıyorsun Ey kavmim! İçindeki iyiliği taşladığını, onu katlettiğini bilmeden yapıyorsun bunu. Seni aydınlatmak için yanan her ışığı, bir kova su alıp söndürmek için koşuyorsun. "Yangın var!" diyenlerin ardınca gidiyorsun. Bilmiyorsun ki ışığı söndürmek için seğirtenler, senin imanını kundaklayanların ta kendisidirler.

Ey kavmim!
Tıpkı, kendi peygamberlerine "Sen ve Rabbin gidip savaşın, biz oturup burada sizi bekliyoruz" diyen İsrailoğulları gibisin. Özgürlük uğruna bedel ödemeye yanaşmıyorsun. Sözleşmene ihanet ediyorsun. Men ve Selva'yı önünde bulsan, "Hani bunun soğanı sarımsağı?" diyorsun. Soğanı, sarımsağı özgürlüğe tercih ediyorsun. Hakikatin ardınca değil, atalarının ardınca gidiyorsun. Ölülerin için ölüyor, fakat dirilerini ellerinle öldürüyorsun.

Ey kavmim!
İsa'nın diliyle "badanalı kabirlere benziyorsun". Dışardan alımlı-çalımlı görünmeye çabalıyorsun, fakat için leş gibi kokuyor. Paraya ve korkuya iman ediyorsun. Efendilerin seni para ve korkuyla güdüyor. O efendiler ki, onlar senin eserindir. Bu halinle sen, celladını doğuran talihsiz analara benziyorsun. Suçu savunuyor, suçluyu koruyor, mağduru tekmeliyorsun. Zalimi yüceltiyor, mazlumu eziyorsun. Değerlerini pazarlıyor, kimliğinden utanıyorsun.

Ey kavmim!
Tufanın kokusu geliyor, fakat sen gemileri ve gemicileri taşlıyorsun. İbrahim'e su taşıyanları suçluyor, Nemrud'a odun taşıyanları alkışlıyorsun. Asiye'ye "asi", Hacer'e "kaçak", Meryem'e "günahkar" gözüyle bakıyorsun. Hüseyin'e "zavallı", Zeyneb'e "hesap bilmez" gözüyle bakıyorsun. Eğer Lady Godiwa işgalciler tarafından senin şehirlerinde çırılçıplak soyulup dolaştırılsaydı, hep birlikte kapı altından seyredecekmiş gibi duruyorsun. Jean Darck'ın ateşini tutuşturmak için sıraya giriyorsun. Söyle ey kavmim, içinde kaç Mata Hari barındırıyorsun?
Ey kavmim! Nuh Kavmi'ni unutma! Âd ve Semud kavimlerini unutma! Sodom ve Gomore'yi unutma! Karun'u unutma!

Ey kavmim!
Safını seç. Anlamdan yana mısın, anlamsızlıktan yana mı? Sevaptan yana mısın, günahtan yana mı? Adem'den yana mısın, İblis'ten yana mı? Habil'den yana mısın, Kabil'den yana mı? İbrahim'den yana mısın, Nemrut'tan yana mı? Musa'dan yana mısın, Firavun'dan yana mı?
Güce tapma ey kavmim! Zalimini öz ellerinle besleme! Korkuya boyun eğme ey kavmim! Zillet halkasını ellerinle boğazına geçirme! Sana fiyat biçenlerin ödediğine aldanma ey kavmim! Sana değer biçenlerin yüreğine sığın.
Unutma ki kulun gücünün bittiği yerde Allah'ın yardımı başlar.
İçindeki iyileri gözet! Onları içinden çıkardığın eşkıyalara rüşvet verme! Toplumsal değişimin baharı geldiğinde kullanacağın bir maya bulunsun. Ona gözün gibi bak. Yüreğinde bir inci gibi sakla zamanın afetlerinden, kendi afetlerinden.

Ağla ey kavmim! Anla ey kavmim!



Mustafa İslamoğlu

31/3/2008

“Bu çeşmeden herkes su içebilir, ama Müslümanlar asla!”

Zamanın birinde; adamın biri, kasabanın tam ortasına bir “çeşme” yaptırmış... Üzerindeki mermere de şöyle bir yazı yazdırmış: “Bu çeşmeden herkes su içebilir, ama Müslümanlar asla!” Müslümanlar şaşırmış... Çünkü, “çeşme”yi yaptıran bir “Müslüman”, ama o yazıyı yazdıran da aynı Müslüman!

 

Çıkmış biri Kadı Efendi’nin huzuruna ve şikâyet etmiş adamı... Kadı hazretleri, ertesi gün yaka-paça getirtmiş adamı: “Be adam, bu ne densizliktir!”
Adam, “O yazıyı yazdırmamın bir sebebi var” demiş ve “hikmet”in anlaşılabilmesi için, kendisine “tutuklama yetkisi” verilmesini istemiş. Hikaye bu ya... Kadı da merak etmiş, işin nereye varacağını... Ve, istenen “yetki”yi vermiş.

 

Adam, dönmüş kasabaya... Aldığı yetkiye dayanarak, önce kasabadaki Haham’ı tutuklamış!... Bütün Yahudiler ayağa kalkmış... Gürültü-patırtı, tepki, protesto derken, varmışlar Kadı Efendi’nin huzuruna: “Haham’ımızı isteriz!” Haber salmış Kadı Efendi kasabaya... Haham "serbest" bırakılmış. Birkaç gün sonra, bu defa kilisenin “Papaz”ını tutuklamış çeşmeyi yaptıran adam. Bu defa Hıristiyanlar ayaklanmış... Doğruca Kadı Efendi’nin huzuruna: “Papazımızı isteriz!”

 

Uzatmayalım... O da "serbest" bırakılmış. Çeşmeyi yaptıran adam, bu defa kasabanın tek “imam”ını tutuklayıp, atmış zindana. Bir gün geçmiş, iki gün geçmiş, üç gün geçmiş.... Ne bağıran var, ne çağıran!... Kadı Efendi beklemede... Ne gelen var, ne giden!... Dayanamamış, kendi düşmüş yollara... Gelmiş kasabaya. Gelirken de, karşısına çıkan kasabalılara sormuş: “Sizin bir imamınız vardı, duydum ki tutuklanmış, acaba suçu neydi?”
Dudak bükmüş kasabalı: “Devlet tutuklamışsa, vardır bir sebebi!... Zaten, son günlerde ileri-geri lâflar ediyordu... Çeksin cezasını zindanda!!!”

 

Kadı Efendi, aldığı bu cevaplardan sonra, gitmiş “çeşmeyi yaptıran adam”a... Kucaklamış onu: “Haklıymışsın!... İmamlarına bile sahip çıkmayan insanların, o çeşmeden su içmeye hakları olamaz!...

 

O yazı, bir ibret levhası olarak kalsın çeşmenin üzerinde!”

18/3/2008

Türk'üm Ben !

Ben Bir TÜRKÜM !...

Ben;

Orta Asya'dan Türeyen, Anadolu'da Büyüyen, Avrupa İçlerine Yürüyen TÜRK'üm !

Ben;

Dağlarda Gemi Gezdiren, Taşlara Destanlar Kazdıran, Tarihi Baştan Yazdıran, TÜRK'üm !

Ben;

Adalete, Ben Mertliğe Örnekler Veren, Ölüm - Kalım Savaşına Gülerek Giden, Yeryüzünde Her Murada Eren TÜRK'üm !

Ben;

Sancaklara, Tuğlara Baş Eğdiren, Beylere, Paşalara Hil'at Giydiren, Kılıcını Üç Kıt'ada Gezdiren TÜRK'üm !

Ben;

Atilla'yı, Yavuz'u, Fatih'i Var Eden, Kralları, İmparatorları Kendisine Yar Eden, Düşmanına Dünyasını Dar Eden TÜRK'üm !

Ben;

Şahları, Sultanları Kul Edinen, Altınları, Elmasları Pul Edinen, İncili Kaftanları Çul Edinen TÜRK'üm !

Ben;

Zafer Rüyasını Görenlere Saç Yolduran, Hezimete Uğratıp, Ümitleri Solduran, Müzelerde Baş köşeleri Dolduran TÜRK'üm !

Ben;

Damarlarında Asil Kanın Aktığı Irkım, Benden Bahseder Destanım, Ağıtım, TÜRK'üm, Ben TÜRK'üm, Taa İliklerime Kadar

Ya Siz Kimsiniz ?


DERT SOFRASINDAN BAL YEDİK, CAN VERDİK ASLA BOYUN EGMEDİK



BEN TÜRK'ÜM
 
Ben Belene'deki Türküm..

dili ve dini değiştirilmek üzere bu ölüm adasına yollanan; domuzların müslüman etiyle beslendiği, insafın zerresinin olmadığı bulgar zulmü altında yok edilmiş binlerce TÜRK’üm ben!

Ben, Mora’daki Türk’üm,

Ekmeğimi, suyumu paylaştığım kapı komşum yunanın bir gece sıcacık yatağımdan sürükleyerek koyun keser gibi kesip, diri diri yaktığı yirmibin TÜRK’üm ben!

Ben, Arnavutluk’ taki, Yugoslavya’daki, Bulgaristan’daki, Yunanistan’daki, BALKAN’lardaki Türk’üm,

Bu toprakları bal gibi tatlı yapan ve bu toprak uğruna kanı oluk oluk akanım.

Sofrası başında, tarlasında, uykusunda, bebeği karnında, kundakta, yedisinde, yetmişinde katledilen, kalanı da adı, dili, dini değiştirilmek üzere Yunan, Bulgar, Sırp mezâlimi altında inleyen Türk’üm ben!

Ben, Kıbrıs Türk’üyüm,

Büyük Yunanistan projesi dahilinde, Rum papazların önderliğinde yüzelli yıldır yok edilmeye çalışılan, isimsiz ve kefensiz toprak çukurlarda yatan, kahpe bir oyunun son perdelerinin oynandığı yavru vatan Kıbrıs’daki Türk’üm ben!

Ben, Hocalı’daki, Azeri Türk’üyüm,

Ermeni’nin, çoluk çoçuk, bayan kız, yaşlı demeden bir gecede katlettiği beşbin masum Türk’üm ben!

Ben, Karabağ’daki, Azeri Türk’üyüm,

diri diri mezarlara gömülmüş, hayatta kalanı ise insanlık dışı bir yaşama mahkûm edilmiş, vatanı elinden alınmış, Karabağ Türk’üyüm!

Ben Uygur Türk’üyüm!

Türk’lüğün doğduğu topraklarım elimden alındı, adım değiştirildi, dilim yasaklandı, törelerim yok edilmeye çalışıldı, orucum, namazım yasaklandı,sonunda imânımı almak istediler ve ben şehâdet getirerek can verdim,

Ben, bir yudum suya hasret, kursağımda kemirdiğim çarıklarımla Yemen’de, Galiçya’ da, Trablusta, Mekke’de, Medine’de peygamberimin mezarını, kıblemi, kâbemi korurken çil çil İngiliz altınları ile beslenen arapların arkadan vurduğu Türk’üm ben!

Ben Kırım Türk’üyüm!

1944 ün 18 Mayıs gecesinde tren vagonlarında yollandığım Sibiryanın buzullarına canlı canlı gömüldüm. Karşı çıkanların dökülen kanları ayı kızıla boyadı. Arabat’ da kalanlarımız teknelerle Karadeniz’e ölüme yollandı.

Karadeniz’de hâlâ çığlıkları işitilen Kırım Türk’üyüm ben.

Ben Irak Türk’üyüm,

Amerika’nın sözde demokrasi ekip ölüm biçtiği yerdeyim, Coni ve uşakları sayesinde her gün onlarca, yüzlerce, binlerce ölüyorum, seyrediyorlar sadece, kalanlarımız siliniyor soy kütüklerinden, yaşarken öldürülüyorum,insanlığın öldüğü yerdeki Irak Türk’üyüm ben,

Ve ben Anadolu’yum, Türk Yurduyum;

İngiliz’in maşası Yunanlılar, Fıransız’ın maşası Ermeniler ağızlarından salyalar akan kuduz köpekler misali girdiler bu aziz vatana.nice yiğitler, nice fidanlar, nice analar, nice kızlar, ne kocamış erler, nineler yatar bağrımda nice emzikteki yavrular ya da ana karnındaki bebeler kahpe kurşunlarla, Allah’sız süngülerle düştüler toprağıma. Kimileri camilerde diri diri yakıldı, Allah diyerek verdiler son nefeslerini.Irzına geçilmiş kızlar attılar kendilerini kör kuyulara, ana rahimlerine saplanan süngülerde cinsiyet tespitleri yapıldı, gözleri oyulmuş, diri diri kesilmiş başlar bedenlerini aradılar.

İşte ben bu yunan mezâlimine, ermeni vahşetine marûz kalmış Anadolu Türk’üyüm!

SOYU KIRILAN KİMMİŞ EFENDİLER?

Ve hâli hazırda,

Düşman düşmanlığından, hain hainliğinden, yerli işbirlikçi maşalığından vazgeçmemiştir.

Türk’e bunları yapan ve yaptıran eli kanlı milletler diktikleri ermeni veya pontus anıtlarıyla ellerinin kanını asil Türk Milletine bulaştırmaya çalışmaktadırlar.

Türkiye’nin yönetimindeki zafiyet ise onların ağızlarının suyunu akıtmaktadır.Ancak zafiyet geçicidir, gerçek şudur ki sınırları kanla çizilmiş Türkiye Cumhuriyeti ve Türk Milleti dünya durdukça yaşayacaktır.

Varlığım Türk Varlığına Armağan Olsun.

Ne Mutlu Türk’üm diyene. M.K.Atatürk

 

Alıntıdır.

 

13/3/2008

Kıyamete Kadar Çan Sesi Dinlemek

 

Ahmet Vefik (1823-1891), Osmanlı döneminde önemli hizmetleri olan bir Paşa'dır. İlk Türkçe sözlük kabul edilen Lehçe-i Osmani'yi hazırladığı ve Türk tarihinin Osmanlı ile başlamadığını gündeme getirdiği için Osmanlı'nın ilk Türkçülerinden kabul edilir.

Lisanda sadeliği savunmuş, bir yandan da modernleşme hareketine de önemli katkıları bulunmuş bir paşadır.

Bunca faziletine rağmen Paşa, bir gaflet anı mıdır, bilemeyiz, öyle bir hata yapmış ki, cezasını "Kıyamete Kadar Çan Sesi Dinlemek" mecburiyetinde kalarak ödemekte.

Paşa, Rumelihisarının üst tarafındaki arsayı Amerikalı protestan misyonerlere satıp "Robert Koleji" isimli misyoner yuvasının kurulmasına sebep olmuş.

Eyüp Sultan'a gömülmeyi vasiyet eden Ahmet Vefik Paşa'nın bu vasiyeti, Ulu Hakan Abdulhamid Han tarafından, şu ibret vesikası sözlerle reddedilmiştir.

"Protestanlara arsa satan adam, kıyamete dek onların çan sesini dinlesin."

Abdülhamid Han, Eyüp Sultan'a değil, Ahmet Vefik Paşanın sattığı arsanın hemen önündeki Rumeli mezarlığına gömülmesini emretmiş.

***

Mustafa Müftüoğlu'nun Tarihi Gerçekler isimli eserinden (c.2, 41. s) konuyu okurken, aklıma AKP'nin "Azınlık Vakıflarına mülk edinme serbestisi" getiren kanunu ısrarla çıkartmak isteyişi geldi. (yasa mecliste, MHP'nin ret oylarına rağmen, AKP'nin oylarıyla kabul edildi)

Elbette ben Abdülhamid Han gibi yetkili biri olmadığım için, "Ecnebiye toprak satan, onların .." diye emir veremem.

Ancak; Bir Türk olarak diyorum ki, Azınlık Vakıfları yasasına her kim olumlu oy verdi ise, Allah(c.c) kıyamet günü onları Azınlık Vakıfları hahamları ve papazlarıyla beraber haşr etsin..."

Beklentimiz ve isteğimiz o dur ki, hem gelecek nesillerimizin bu dünyasını, hem de kendi ahretlerini karartacak bu hain yasa "Dindar Cumhurbaşkanımız" tarafından veto edilir.

Kıyamete kadar çan sesi dinlemek büyük talihsizlik olsa gerek ammaaa kıyamette Haham ve Papazlarla haşr olunmak, bir Müslüman için herhalde cezaların en büyüğüdür.

"Azınlık Vakıflar Yasasına" olumlu oy verenler, size söylüyorum. Biliyorum "AB'den korkuyorsunuz". Tamam da "Allah mı büyük, AB mi?"

Allah'tan korkmuyor musunuz?

Ya "İslamcı" denen basının köşelerine kurulmuş yazar takımı?

Ya siz?

Siz "İslam'ı, gazete, kitap satmak için bir promosyon aracı" olarak mı görüyorsunuz?

Nerede sizin dindarlığınız?

"Papazlarla Hahamlarla beraber haşr olunmayı" çok mu istiyorsunuz da, bu konuda da AKP'yi sonuna kadar destekliyorsunuz?

Siz de mi "AB'den korkuyorsunuz, Allah'tan korkmadığınız kadar?"

Filistinlilerin bu gün çektiği zulmün sebebi, dedelerinin Yahudilere büyük paralar karşılığı topraklarını satması değil mi?

Niçin ibret almıyorsunuz?

Ortadoğu Gazetesi / Süleyman ÇELİK

12/3/2008

Hüseyin Nihal ATSIZ

Hüseyin Nihal Atsız (Atsız), 12 Ocak 1905’te İstanbul’da Kadıköy’de doğdu. Babası bahriye (deniz) subayı Nail Bey, annesi Fatma Zehra Hanımdır. İlköğrenimini Kadıköy’deki çeşitli okullarda, orta öğrenimini Kadıköy ve İstanbul sultanilerinde yaptı. Buradan mezun olunca Askeri Terbiye’ye yazıldı. Bu okulun 3.sınıfında iken, Arap asıllı bir subaya selam vermeyi reddettiği için okuldan çıkarıldı. Daha sonra İstanbul Darülfünunu (Üniversitesi) Edebiyat Fakültesi’ne yazıldı. Bu fakülteden 1930 yılında mezun olunca, Türkiyat Enstitüsü’nde, hocası Köprülüzade M.Fuat Beyin asistanı oldu. Ancak diğer hocası Zeki Velidi (Togan) Beyin Türk Dil Kurultayı’nda maruz kaldığı hücumlara tepki olarak çektiği telgraf sebebiyle asistanlıktan çıkarıldı (1933).

 

Atsız, önce Malatya Ortaokulu’nda Türkçe, daha sonra Edirne Lisesi’nde Edebiyat hocalığına tayin edildi. Edirne’de iken Orhun dergisini yayımladı (1933-1934). Bu dergi, daha önce yine kendisinin yayımladığı Atsız Mecmua’nın (1931-1932) devamı niteliğindeydi. Her iki dergi de Türkçülük ülküsünü güçlendirmek ve yaygınlaştırmak amacıyla çıkarılmıştı. Ancak dil, edebiyat, tarih, halkbilim, yazım konularındaki yazılar ve şiirler de bu dergilerde yer alıyordu. Orhun’un 9.sayısındaki, resmi tarih tezini eleştiren bir yazı sebebiyle dergi kapatıldı. Atsız da bakanlık emrine alındı.

 

Ağıt

Gönlümde yazdığım bu son ağıta
Nazire yaparak coşan dalgalar!
Hastası olup da geç vakit hekim
Arayanlar gibi koşan dalgalar!

Sizin de elbette var ki bir sızınız,
Bundan mı geliyor korkunç hızınız?
Beni de beraber alır mısınız
Kederle kabarıp şişen dalgalar?

Sizinle paylaşssak bu korkunç gamı;
Bitmiyor bu sonsuz ecel akyamı.
Bilmem ki bundan mı titriyor gemi
Ey dalgakıranı aşan dalgalar?

Hey Atsız! Çöküyor eski bir direk.
Baksan da dünyaya titremeyerek
Hepimiz beraber haykırsak gerek
Ey bela dehrinde pişen dalgalar!..

Nihal Atsız, bundan sonra dört yıl kadar Deniz Gedikli Hazırlama Okulu’nda Türkçe öğretmenliği yaptı. 1938’de bu işinden de uzaklaştırıldı. Kendisine resmi hizmet kapısı kapanınca Özel Yuca Ülke ve Boğaziçi liseleri gibi okullarda öğretmenlik yaptı. “Türk Tarihi Üzerinde Toplamalar” ve “Türk Edebiyatı Tarihi” adlı ilmi kitapların yanı sıra birçok broşür yayımladı. O dönemin sol düşüncesine karşı şiddetli bir fikir mücadelesine girişti. Tanrıdağ, Çınaraltı gibi milliyetçi dergilerde yazılar yazdı. 1943’te Orhun’u yeniden yayımladı. Bu derginin 15-16. sayılarında dönemin başbakanı Şükrü Saracoğlu’na hitaben yayımladığı açık mektuplarda, Milli Eğitim Bakanı Hasah-Ali Yücel’in istifasını istedi.

Atsız’ın Yücel’i eleştirisinin sebebi ise “Milli Eğitim Bakanlığı’nda tek taraflı bir kadrolaşma”dır. Bu yazıların bazılarında muarızlarına sert eleştirilerde bulunan Atsız, sonunda Sabahattin Ali’nin açtığı hakaret davasıyla yargılanmaya başlar. Ve yine bu davayla birlikte Orhun dergisi kapatılır. Atsız-Sabahattin Ali davası büyük yankılar uyandırır. Öğrenci olayları ve gösteriler başgösterir bunun hemen akabinde de Atsız ve 22 arkadaşı hakkında “hükümet darbesine teşebbüs” suçlaması ile yargılandı. Askeri mahkeme, Türkçülerin birçoğunu çeşitli cezalara çarptırdı. Atsız da 6 yıl 6 ay hapis cezasına çarptırıldı. Ancak, Askeri Yargıtay bu kararları bozdu. Yeniden görülen dava sonucunda bütün Türkçüler ve bu arada Atsız da beraat ettiler. Ancak, Atsız, uzun süre öğretmenlik mesleğine dönemedi. Türkiye Yayınevi’nde çalıştı ve önemli Osmanlı tarihlerinin neşirlerini hazırladı.

 

Tek parti iktidarının son yıllarında, fakülteden sınıf arkadaşı Prof Dr.Tahsin Banguoğlu’nun Milli Eğitim Bakanlığı zamanında yeniden öğretmenliğe tayin edildi. Fakat, kendisine öğretmenlik hakkı tanınmadı ve Süleymaniye Kütüphanesi’nde uzman olarak görevlendirildi.

 

1950-1951 öğretim yılının başında Haydarpaşa Lisesi edebiyat öğretmenliğine getirilen Atsız, burada iki yıl görev yaptı. Bu defa da, 3 Mayıs’ın kutlanması için Ankara’da verdiği bir konferans nedeniyle öğretmenlikten alındı ve Süleymaniye Kütüphanesi’ndeki görevine iade edildi (1952). Burada 17 yıl çalıştıktan sonra 1969’da emekliye ayrıldı. Atsız, 11 Aralık 1975’te vefat etti.

6/3/2008

Ali Bülent ORKAN

 

[ UNUTMADIK ! ]

 

Ali Bülent ORKAN

 

Ali Bülent ORKAN Samsun'luydu 25 yaşında olup, ailece Ankara'nın Etlik Aşağı eğlence semtinde oturuyordu. İncirli lisesi gece bölümü öğrencisiydi. 1980 öncesinde meydana gelen bazı olaylar sebebiyle yargılandığı 12 Eylül Mahkemelerinde idam cezasına çarptırıldı. Mamak Askeri Cezaevi'ndeki ölüm hücresinden sabaha karşı alınarak götürüldüğü Ankara Merkez Kapalı Cezaevi'nin infaz bahçesinde asılarak şehit edildi. Cenazesi Ankara Karşıyaka Askeri Mezarlığına defnedildi.


Mamak Askeri Cezaevi dehşet günlerini yaşıyordu... Komonist örgütlerin kılını bile kıpırdatamadığı bu şiddet ortamında Ülkücüler ferdi çıkışlarıyla destanlara konu olacak kutlu bir direniş ortamındaydılar... Bunun en estetik örneğini Ali Bülent Orkan göstermişti...
İdam cezası alanlar A blok Tecrit 2 Ön de bulunan 35 ve 36 numaralı hücrelere kapatılırdı ve bir kaç gün sonra da infaz... İşte 1 numaralı hücrede kaldığım bu günlerde tanıdım O nu...
Bahçeye çıkarken onun 35 numaralı ölüm hücresinin önünden geçerdik ve gözlerimizle konuşurduk... Aramızda müthiş bir dayanışma ve olağanüstü bir haberleşme örgüsü vardı...
Şer örgütlerinin azılı tetikçileri idarenin baskısına boyun bükmüş yedek gardiyanlık yaparken , Ali Bülent Orkan gibi kardeşlerimiz direnişin sembolü olmuştu... Rütbesiz Er'lere "Komutanım" diye hitap etmek mecbur ve aksi durum, ağır cezayı müeyyidelere gerekçe idi... Fakat benim Kardeşim Orkan ; -Hey asker ağa bir baksana , diye kapıda ki Yüzbaşı'ya seslenerek , mitolojik bir çıkış yapıyor ve günlük sakal tıraşının mecbur olduğu o işkence günlerinde bir haftalık sakalı ile , üç adım hücre voltası atarak , havalı havalı yürüyordu... O sanki idam mahkumu değilde, ilahi bir celsenin hakimiydi... Ali Bülent Orkan , 13 Ağustos 1982 Cuma günü sabaha karşı Ankara Ulucanlar cezaevi'nde asılarak şehit edildi... Mübarek bedeni Ankara Karşıyaka Asri mezarlığı’na defnedildi...
Ruhu şad makamı cennet...
"ŞEHİDLERİN YOLCULUKLARINA TANIK OLANLARA MUTİ OLUN-DİNLEYİN!" Beklediği an geldi, çattı, içi içine sığmıyor. Ahiret yurdunun merakı ve sırrı onu heyecana boğmuştur...
Merkez Kapalı Cezaevi'nin avlusunda yanan ampullerin şavkı bet ve nurdan nasipsiz... Bir adım ötesine ışık uzatmaktan aciz ampuller... Uzun boy, geniş omuzlar, esmer ten, mutedil bir kalp. Yürüyor silahlar arasında...
Dünü düşünüyor., dünün mutlu, mutsuz anlarını, vakalarını, insanlarını... Bu mapus damında nice müslümanlar çile doldurdular. Ve nice iman sahipleri inançları yüzünden urganda sallandılar... iskilipli Atıf Hocalar, Maşallahlar, imamlar, Memetler, Memetler... illâ da Memetler Karanlık bir oda. Bir köşesine büzülmüş, ayakları karnına çekilmiş, nefes almakta güçlük çekiyor. Harap bir hane. Ev atadan yadigar. Duvarlarda, tavanlarda, halılarda kan var, şehidlerin kanı. Öyle hoppadan omuz vermedi bugünlere bu yapı. Ne simalar, ne rüzgarlar, ne yağmurlar, dolular gördü... Evin dört yanı çevrilmiş. Yılanlar, çıyanlar, sıçanlar sıra sıra... Bu zararlı mahlukatı izale etmek gerek. Aksi takdirde ev evlikten çıkacak, içindekiler kılık değiştirecek, hayvanlaşacaklar...
Kafası bulutların orta yerinde günlerce düşündü, aklı, görünüyordu... Önünde, arkasında, yanında, yönünde zıplayan, çağıran, zehir akıtan mahlukatı göre göre tefekkür kapısında gözyaşları döktü.
Sonra da vardı bir karara: Teslim olmayacak, savaşacaktı... Geçerli silahlarla ölüm dirim savaşma girdi. Vurdu, vuruldu, düştü, kalktı, süründü...
Netice: "Hayvanları Besleyenler Derneği" onu suçlu ilan etti.
Sandalyelere kurulu, kurul toplandı. Sonunda karar "saptandı."
HANÇER SAPLANACAKTI MAZLUMUN KALBİNE!
Kan aktı. Kanı hayvanatlar şarap sanıp kadehlere doldurdular ve şerefe kadeh kaldırdılar...
- Son bir arzun? Görevli soruyor.
O gülüyor, gözleri sonbaharın ilk turfandası olan üzüm tanesinin berraklığı ve parlaklığında...
Görevli kızdı:
- Arzunu sordum, sen gülüyorsun! Cevabı:
- Beni öldü bileceklere gülüyorum. Temizim, pakım, Allah'ıma kavuşuyorum. Daha ne isteyeceğim? Hazırım ben. Son sözün de mi yok? Yani annene, babana ve...
Kafası dik, göğsü çıkık, ağzı yarım açık:
- Vazifemizi yaptığımıza inanıyoruz. Ülkücünün kadirve kıymeti ve ülkücünün nişanı pek yakındır Bu hakikati bütün insanlığa duyurunuz. İstediğim bu! Bütün kafaların içinde dumanı kovuyor. Böylesi laflar da neyin sesi? Ölüme giden bir insan bu kadar metin, bu kadar serbest olabilir mi? Bu insana bu kuvveti veren kimdir, nerdedir?
Kafalardaki sual bu!
Karar yüzüne karşı okundu. Emir verildi:
- Girin kollarına!
Aniden geri döndü. Kızgın bir yüzü, çakmak çakmak gözleri ...
- Lüzum yoktur. Düğünüme gidecek kadar güçlüyüm, kuvvetliyim. Durmuş kalpler, kar yağıyor lapa lapa. Rüzgarın uğultusu keşfi güç nağmeler türetti.
Korkunun yerini merak ve şaşkınlık almış. Kalplerde tekdir duygusu... Allah'ın ayeti her yerde: "Allah yolunda ölenlere cennet vaadedilmiştir..." Ağlayanlar var. Yüzünü başka yönlere çevirenler var.
Kalpleri kütük kütük yananlar var. Vakarlı duruşu ile onlara haykırıyor, Ali Bülent:
AĞLAMAYIN, BEN YENİDEN DOĞUYORUM!
Bu denli soğukkanlılık, bu denli itidal ve cesaret görülmüş şey değil. Boynunda ip, ağzında imanı tasdik:
"EŞHEDÜ ENLA İLAHE İLLALLAH VE EŞHEDÜ ENNE MUHAMMEDEN ABDUHU VE RASULULLAH" Bir yıldız kaydı gökyüzünden, diğer yıldızlar titreşimde. Gökyüzünde bir tek parça bulut dahi yok. Lakin gökyüzü gürül gürül gürüldemekte. Ayın peçesi açılmış, ay kızgın!
Ağladı yıldızlar, sızladı ay!
Raporu tanzim eden eller titriyor, bir yıldızın, kayan bir şehidin cesaretinden...


Korkmuşlar.


Hikmeti istikbalde.


Gözlerinizi ileriye dikin. Şayet gözler yaşarmamışsa, derim ki, herkes akıttığı yaşların diyetini ödesin!
Ödemeli!


Başka bir yol yok. Felaha kavuşmanın yolu BİR Kurtuluş BİR de... Naaşı, maaşlı ellerde. Onlar bile korkuyorlar... Toprağa değil, ahiret yurduna göçtü Ali Bülent...

 

28/2/2008

Babanın Oğluna Mektubu !

Yarın, 23  yaşındaki tek oğlunun doğum günüydü.
Baba, çok sevdiği biricik evladı için ne yapması gerektiğini uzun uzun düşündü. Önce, özene bezene bir mektup yazmaya karar verdi.
Sonra, "Ne özenmesi? Süslü cümleler aramaya ne gerek var? İçinden geleni yaz" dedi kendi kendine...
Günlük iş koşuşturması hafiflediğinde, işyerindeki çalışma masasının üstüne bembeyaz kâğıdı koyup, kalemi eline aldı.
El yazısı ile mektup yazmayalı ne kadar çok zaman geçmiş diye düşündü.

 


"Canım gözbebeğim,
Kardeşin duymasın ama ilk kez bu özel gün için sana torpil yapacağım aslanım:
Seni daha çok özlüyorum!
Hani, küçücükken o minik kollarını ardına kadar açıp 'Baba, seni işte bu kadar seviyorum' demen gibi, ben de kollarımla dünyayı kucaklayacak kadar açmak isterim, ben de seni bu kadar seviyorum demek için...
Sen küçükken yaptığımız bilek güreşlerini özledim evlat...
Yo yo, inan ki sen daha güçlü olduğun için kazandın hep... Ben mahsustan sana yenilmedim!
Hani 6 yaşındayken benim doğum günümde yaptığın fedakârlığı hatırlıyor musun yavrum?
Hani dedenin sana aldığı ve senin çok sevdiğin badem şekerini yememiş, 'Babam gelince ona vereceğim' deyip, uyuya kalmıştın.
Bu hareketinle bana bir iyilik yapmak yerine içimi acıttığını nereden bilecektin?
 Ne çok planımız vardı birlikte... Maça gidecektik, memleketimize gidecektik, Hindistan'a gidecektik. Bir türlü olmadı. 

 Şimdi, senin doğum gününde hatırladığım şeye bakar mısın oğlum; bir gün, 'Yine geç mi geleceksin baba?' diye sorup, sonra o tatlı yüzüne yerleşen hüzünle, 'Olsun, uyumayacağım, bekleyeceğim seni' deyişin canlanıyor gözümün önünde...
Uyu bebeğim, uyu meleğim, sen uyu...
Çünkü yanına ne zaman geleceğimi ben de bilmiyorum.
Baban."

 


Ertesi gün mektubu götürüp, birkaç damla gözyaşıyla toprağını ıslattığı şehit oğlunun mezarına gömdü...

 

Evlât kokusu, Cennet kokusundandır.” Hz.Muhammed (SAV

27/2/2008

Osman Yüksel SERDENGEÇTİ

 

Osman Yüksel Serdengeçti, ilkokulu Akseki’de, orta ve liseyi Antalya’da bitirdikten sonra 1940 yılında Dil Tarih Coğrafya Fakültesi’ne girdi. Fakülte son sınıfta iken karıştığı olaydan dolayı okuldan atıldı. Yapılan tahkikat neticesinde beraat etmesine rağmen tekrar okula alınmaz. Bundan dolayı dönemin Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel’e hitaben yazdığı “Yüksek Vekaletin Alçak Vekiline” adlı dilekçesinden dolayı mahkemece tutuklandı.

Tek sayı çıkarabildiği “Bağrıyanık” adlı mizah gazetesi yasak yayın sayıldı.

1965 yılında Adalet Partisi’nden bir dönem maceralı bir şekilde Antalya milletvekilliği de yapan Serdengeçti, akrabası da sayılan İsmet Hanım’la evlenir ve bu evlilikten bir erkek çocukları dünyaya gelir. Lakin o da iki yaşında vefat ettikten sonra bir daha da çocukları olmadı.

Yakalandığı parkinson hastalığından kurtulamayarak, 10 Kasım 1983’te Ankara’da Hakk’ın rahmetine kavuştu.(1)

 

Sempatik ve cesurdu

66 yıllık hayatının büyük bir kısmı, akıl almaz mücadelelerle geçen, hapishaneleri mekan tutan, bildiğini söylemekten çekinmeyen dava insanının asıl adı Osman Yüksel’dir. Merhum Akseki Müftüsü Salim Yüksel’in oğludur. Eski Diyanet İşleri Başkanlarından merhum Ahmet Hamdi Akseki’nin yeğenidir.

Bir topluluk içerisinde derhal kendisini belli eden, dikkatleri üzerine çeken bir kişiliği vardı. Yasak, kural, baskı tanımayan bir karakter taşıyordu. Başkalarının tesirlerine kapılmaz, kendisi çevreye tesir ederdi. Serapa espiri dolu bir konuşma ve yazı üslubu vardı. Sempatik, cesur ve ataktı. Şahsiyetinin temel esaslarını içerisinde yetiştiği İslamî iklimden almış; dinî, tarihî, edebî eserleri okuyarak kültürünü zenginleştirmişti. Aynı zamanda şairdi.

Onun Sakarya Türküsü adlı şiirinden bir parçaya yer verelim:

“Trenimiz geçerken Sakarya kenarından,

Rüzgarlar esiyordu şehitler diyarından.

Dağlar rükûa varmış kabul olmuş dilekler,

Göklerden halka halka iniyordu melekler.”

“Ey bu ıssız yerlerde sükut eden sırların

Ulvî bir ilham ile manasına erenler!

Ey bir karış yer için dağ gibi can verenler,

Ey bu yollardan hergün geçen kara trenler,

Durun, susun, dinleyin...

Burada her bir zerre nabız gibi atıyor,

Sakarya ufukları kıpkızıl, gün batıyor.”

Yüksel Serdengeçti, bütün cesaret ve şecaatine rağmen daima aksiyonu değil, fikri önplanda tutmuştur.

 

Bir sorgulama esnasında Osman Y. Serdengeçti

Kalabalık bir yürüyüşün ardından tutuklanırlar. Siyasi Şube Müdürü sert ve asabi bir şekilde Serdengeçti’nin her cümlesi için ayrı bir zabıt tutturuyor, mühür v.s. Serdengeçti, adamın haline gülmeye başlıyor. O:

- Ne gülüyorsun be! Burada komedi mi oynuyoruz, deyince Serdengeçti:

- Ben ileride bu olayın romanını yazacağım. Sizin tipinizi bu olayın kahramanı olarak tesbit ettim. Romana çok uyuyorsunuz, onun için sevincimden gülüyorum, diyor. Tabi ki adam daha da zıvanadan çıkıyor.

Kendisi lider konumunda olduğu için ayrıca bizzat Vali Nevzat Tandoğan ifadesini almaya başlıyor.

- Gel bakalım isyanın elebaşısı, Ankara kazan, sen kepçe, karıştır bakalım ne çıkaracaksın? Ama hesabın yanlış, burada vali olarak ben varım, sana bunu yaptıracağımı mı sanıyorsun? Söyle bakalım nümayiş esnasında:

- Neden Dil Tarih’te gençleri kışkırttın?

- Neden Hukuk Fakültesi’de ayaklanma çıkarttın?

- Neden Mülkiye’de, Ziraat Fakültesi’nde ordu bozanlık yaptın? diye sual yağmuruna tutuyor. Hepsini reddedince, bu defa; sen hareketin başındaymışsın, nağralar atıyormuşun, deyince onu da reddetmiş. Bu sefer çekilmiş fotoğrafları çıkartmış:

- Pekala bu resimler de mi yalan söylüyor, bunlar da mı sahte diye çıkışmış. Bu kez felsefe bölümü talebesi olduğunu isbat eden şu cevabı veriyor:

- Vali Bey! Siz elbette ki, ciddi bir devlet adamısınız. Kesinlikle yalan söylemeniz mümkün değil. İthamlarınızın hepsini aynen kabul ediyorum. Felsefede bir cevher-suret nazariyesi vardır. Bir insanın cevheri bir mekanda olduğu halde, onun birden fazla nüshası (yani sureti) olabilir; bir sureti başka başka yerde gözükebilir.

Vali çok kızar ve:

- Suratına bir tane tokat atarsam cevher nerede, suret nerede anlarsın. Atın bunu, der.

Sorgulanması esnasında dahi serbest davranan, kimlik ve kişiliğinden ödün vermeyen bir prensibe sahip olan Serdengeçti, sıradışı hal ve hareketleriyle, sözünü esirgemeyen bir cesarete sahiptir.

 

Serdengeçti Mecmuası

Toplam 32 sayı çıkarabilen mecmuanın herbir sayısı binlerce basılıp dağıtılmak suretiyle toplumda ciddi tesir bırakmaktaydı. Şunu ifade etmek sanırım mübalağa olmaz: Hemen hemen bütün sayılarındaki yazılarından dolayı defalarca mahkemeye çıkmıştır. Henüz ilk sayısında dönemin Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel için:

- Evet ağzının sağ yanıyla Kur’an okuyan, sol yanıyla kızıl ıslıklar çalan bakan sensin, demiştir.

Avukatlığını yapan ve aynı zamanda dava arkadaşı olan Süleyman Arif Emre:

- Osman, yazdığın yazıları neşredilmeden önce bana göster, zararsız hale getirerek yazalım da başın belaya girmesin. Ne mümkün özellikle benden, nâmahremden kaçınır gibi gizlerdi.

Ben ancak mahkemeden, açılan dava için celpname veya tutuklama müzekkeresi geldikten sonra işe vâkıf olabilirdim. Çar-nâçar cübbeyi omuzlayıp arkadaşımızı savunmaktan başka çare kalmıyordu.

Meşhur Malatya davasından beraat ettikten sonra avukatına:

- Arif, ben şimdi devletten on dört ay alacaklıyım. Bir devlet mensubuna hakaret etsem bundan dolayı verilecek cezaya, bu yattığım mahsub edilir mi? diyerek tekrar içeri gireceğinin sinyalini vermekte. Çünkü o, hapishaneyi “evim” diye tanımlıyor.

Korkuyu korkutan, ölümü öldüren Serdengeçti, davasıyla ilgili, uzun bir ara   geçtikten sonra çıkardığı mecmuasında şöyle ifade ediyor:

 

Davasının kendi dilinden tanımı

“Çünkü davamız, Allah davası, millet davası, vatan davasıdır. Bu mukaddes dava karşısında biz, nefsimizi sildik, kendimizi bildik.

1940 yılından beri kötü niyetlere, şer kuvvetlere karşı amansız bir mücadele açmış bulunuyoruz. Yıllardır bin bir facia ile dolu mücadele hayatımızda, türlü mahkumiyet ve mahrumiyetlere uğradık. Üniversitelerden mi kovulmadık? Kollarımıza kelepçeler, şehirlerden şehirlere mi sürülmedik? Hangi birinden bahsedelim.

Bütün bunlara rağmen sinmedik, yılmadık, ölmedik... Çünkü O’na inanıyoruz. O’na güveniyoruz. Hiç ölmeyene, hiç solmayana, eşi nâzir olmayana gönül verdik. Mücadeleye, er meydanına yalın kılıç atılanların, Serdengeçtiler kafilesine yeni katılanların pervasızlığı, imanı, heyecanı, zindeliği var içimizde... Kim ne derse desin, önümüze hangi engel çıkarsa çıksın, bu ateş sönmeyecek, bu dava ölmeyecek. Serdengeçti yolundan dönmeyecek.”

 

SERDENGEÇTİ İÇİN DENENLER

Hüseyin Üzmez

İki Milli(2)nin dışında, bütün millilerin yanında olduğunu söyleyen Serdengeçti: “Hey Yarabbim... Nedir bu İsmetler’den çektiğim. Biri yıllarca beni zindanlarda inletti, öbürü de hayatım boyu dır dır dinletti... (Hanımı asil bir Anadolu kadınıdır)

Namazda secdeleri çok severdi. Çok defa hıçkırarak doğrulurdu. Bir gün şöyle dedi:

- Müslümanlar bu kadar zulüm görmeseydi, bu kadar ezilmeseydi, belki de ben hiç mücadele hayatına atılmazdım.

Ölüm haberini duyunca:

- Öldü demek... Hapishanelerden, zindanlardan kormayan; kravat gibi ölümü de takmayan dik başlı, dik karakterli, dik sözlü Osman Ağabey öldü ha?.. Necip Fazıl’ın dediği gibi:

“Uzanıverse gövdem, taşlara boydan boya,

Bu soğuk taşlar alsa alnımdaki ateşi...

Dalsa sokaklar kadar esrarlı bir uykuya,

Ölse kaldırımların kara sevdalı eşi...”

            

Ahmet Kabaklı

Osman Yüksel’ler, bu milletin ruh, iman, gelenek köklerine bağlı, taşkın zekalı çocuklarıdır. Yolsuzluklara, kötülüklere, dinsizliklere, saçma sapan yeniliklere, nursuzluk ve dönekliklere karşı içlerinde mukaddes bir isyanla İstanbul  ve Ankara’ya giderler.

 

Yavuz Bülent Bakiler

Osman Yüksel... Bütün akımların karşısındaydı. Tembelliğe, geriliğe, kültür emperyalizmine, her türlü dikta heveslerine, taklitciliğe başkaldırırdı. O, Anadolumuzun yerli sesidir. Bir yörük kilimi tadar renkli, çarpıcı ve heyecan verici bir ses... Dün onun kalemi bir kılıçtı, bir fikir savaşının en ön saflarında bulunuyordu.

 

Hekimoğlu İsmail

Yazıhanesini ve hapishane anlayışını şöyle tanımlıyor:

Derginin idarehanesi denen yer, bir kitapçı dükkânıdır. Pek aydınlık değildi. Raflarda, yerlerde kitaplar, duvarlarda Serdengeçti’ler asılmış, hangi dergiden ne kadar soruşturma açılmış ne kadar hapis yatmış, hepsi üzerlerinde yazılı idi. Ekseriya peynir ekmek, yumurta yerdi. Evleninceye kadar bu dükkânda yattı kalktı.

Hapishaneye “evim” diyen Serdengeçti şöyle derdi:

“Dolandırıcı, sahtekar, namussuz, hırsız, katil... Hepsi hepsi hapis yatıyor. Bir hiç uğruna, bir alçaklık için hapis yatanlar, hapsi göze alanlar varken, ben neden dinim, imanım için hapis yatmayayım? Dinsiz olmayacağız, hapis olacağız. Ne yapalım?”

 

Dipnotlar:

1- Bu bilgileri, “Osman Yüksel Serdengeçti” isimli A. Rahim Balcıoğlu’nun kitabından özetlemeye çalıştım.

2- Milli Piyango ve Milli Şef (İ. İnönü)

 

12/2/2008

İlhan ESEN - Şiir

Gamlanma Türk evladı, kara gün gelir geçer,

Ergenekonda zincir, söken sen değilmisin.

Her fırtına ardından, mutlaka hava açar,

Nice kasırgalardan ,çıkan sen değilmisin.

 

Isık gölden uzandın, Asyanın dört ucuna,

Başlılar baş eğdiler, senin kutlu gücüne,

Tarihin beşiğinde, kapkaranlık acuna,

Işık olup şimşekçe, çakan sen değilmisin.

 

Medeniyyet mührün var, tarihin çağlarında,

Zafer eksik olmadı, kurt başlı tuğlarında,

Beşbin yıldır her bahar, Asya’nın dağlarında,

Nevruz ateşlerini, yakan sen değilmisin.

 

Düşmanın hilesiyle, esir düşünce vatan,

Kırk yiğitli Kürşatla, tüm Çin’e kafa tutan,

Orhunun kenarına, Türklüğünü anlatan,

Ölümsüz kitabeler, diken sen değilmisin.

 

Her hedefin ardından, yenisine başlayan,

Bir esrüklük içinde, Kızılelma düşleyen,

Erenlerle kalpleri, nakış nakış işleyen,

Alplerle seller gibi, akan sen değilmisin.

 

İbn-i Sinayla tıbbın, önüne ışık saçan,

Uluğ Bey’le göklerde, nice sırları açan,

Yeseviyle ilâhi, sevda bâdesi içen,

Yunus olup gönülden, bakan sen değilmisin

 

Sen tarihi yapansın, sen tarihi yazansın,

Hayâllerin geçmişe, Malazgirte uzansın,

Sana zincir vurmayı, hayâlleyen Bizans’ın,

Zincirini boynuna, takan sen değilmisin..

 

Göz nuru kilimlerde, binbir nakışla coşan,

Kaba taşın üstüne,ince desenler düşen,

Tellerde nağme olup,renklerde ebrulaşan,

Bursada has ipeği, büken sen değilmisin.

 

Anadolu açınca, sana tüm sırlarını,

Vatan olup bağrına, bastı Türk erlerini,

Peygamber müjdesince,Bizans’ın surlarını,

İmânının gücüyle, yıkan sen değilmisin.

 

Elinde kılıç kalem, dua,tekbir dilinde,

Asırlarca yürüdün, Yaradanın yolunda,

Asyada,Afrikada, Balkanda,Rumelinde,

İslâm’ın sancağını, çeken sen değilmisin,

 

Girdiği her ülkeye, düzen adalet veren,

Yoksula sahip çıkan, zayıfa arka duran,

Mazlumların üstüne, daim kol kanat geren,

Zalimin tepesine, çöken sen değilmisin.

 

Hak güçlünün denirken, hakkı haklıya sunan,

Karanlık asırlara, ışık olupta yanan,

Suya hasret dünyaya, yağmur suyunca inen,

Hak, adalet tohumu, eken sen değilmisin.

 

Antepte Şahin Bey,le, Fransız’ı durduran,

Nene Hatunla Rus’a, Türk gücünü bildiren,

Batının tüm gücüyle, vatanına saldıran,

Yunanlıyı denize, döken sen değilmisin.

 

Batı hiç unutmadı, Türklüğe savaşını,

Türk adını dünyadan, yok etme davasını,

Öldün zannedilirken, düşmanın hevesini,

Her sefer kursağına, tıkan sen değilmisin… 

 

ÎLHAN ESEN